Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat

        BETÜL MEMİŞ / memisbetul@gmail.com

        “Yaşamın, seni ulaşman gereken düzeyin altında tutmağa çalışan eğilimlerle (bu arada kendininkilerle de) savaşmakla geçecek. / - Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye ulaşamayacaksın; yani, başarılı olacak o eğilimler, sonunda. / Zaten, belki, istedikleri de budur: Senin, onlarla savaşmak yüzünden, ulaşman gereken düzeyin altında kalman... / Ama savaşacaksın, gene de: Sonuç her iki durumda da aynı olmayacak mı zaten - sen, zaten, ulaşman gereken düzeyin altında kalmayacak mısın ki? /- Ama, savaşırsan, en azından (nereye gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın / - Bu da boşuna

        olmayacak…” Şimdi bu yalın Kasım Pazarı’na, Oruç Aruoba’dan “De ki İşte” güzel gider diye düşündüm ve başlangıç kelamını bu defa da üstat çaksın istedim. Belki size de renk verir. “Durumumuzda hep başkaları durur” diyen de Aruoba değil miydi, o vakit bugünü yarına hazırlamak niyetine şimdilik “oyuna devam”! Fonda ise: Babasının karşı çıkmasına rağmen geceleri tavanarasında bulduğu bir klavikord ile gizli gizli müzik çalışmaya başlayan, 19 yaşında ilk operası ‘Almira’yı yazan, ölümüne yakın göz doktorunun narkozsuz ameliyatı sonrası görme duyularını yitiren, önceleri belleğine güvenen ama daha sonra doğaçlama yaparak çalmayı sürdüren ve yaşamının sonuna kadar adı hiçbir aşk söylemine karışmamış, yalnızlığı seçmiş Händel (1685-1759) var. (Händel ile aynı dönem yaşamış ve ona hayran olan Bach da aynı göz doktoruna ameliyat olmuş ama ne yazık ki bu ameliyatta kullanılan kirli araçlar, Bach’ın kan zehirlenmesi geçirerek ölmesine neden olmuş.)

        1+1 = 2 DEĞİL, BU DEFA 1+1 = 1’DİR

        Geçtiğimiz hafta tiyatro mesaisine takılanlar arasında, İstanbul Devlet Tiyatroları’nın bu sezona merhaba diyen, adından mütevellit can acıtan bir seyirliği vardı: “YANIK”. Anlattığı konu itibariyle bugüne kadar devlet tiyatrosu serüvenimde, izlediğim en dehşet verici oyundu. Rotaya ekleyip gitmenizi salık veririm, pişman olmayacaksınız! “Yanık”, tarafsızlığın mekânı olan noter bürosunda, ikiz kardeşler boksör Simon ve matematikçi Jeanne’ne anneleri Neval’den kalan vasiyeti öğrenmeleriyle başlıyor. Neval, iki adet mektup bırakmıştır: İlki öldü bildikleri babalarına, ikincisi de varlığından yeni haberdar oldukları ağabeylerine. Bu vasiyet, ikizleri hem kendileri, hem de anne-babalarıyla ilgili dehşet veren bir yolculuğa sürükler. Anne Neval’in hayatının merkezde olduğu oyunda, biz izlekleri zorlamamak için kronolojik bir anlatım seçilmiş. Kadınların yok sayıldığı ve savaşın sokak aralarına sıçradığı bir ülkede yaşayan Neval, âşık olduğu adamdan hamiledir. Çaresiz, ailesinin ona biçtiği hayat rolünü üstlenecektir: Babasız doğurmak zorunda kaldığı bebeği elinden alınıp yetimhaneye verilince, Neval’in zorunlu ve engebeli hayatı da başlamış olur. Büyükannesinin son vasiyeti ise Neval’in buralardan gidip okuması ve kaderini kendi elleriyle çizmesidir. Hayali ise hem kendi ayakları üzerinde bir birey olarak durabilecek, hem de elinden alınan çocuğunu bulup, ona kavuşacaktır. Birey konumuna gelebilmek için okuma yolunu seçer, işkencelere rağmen, şarkı söyleyerek dik durmayı başarır. Bu çıktığı serüven ona aynı zamanda muhalifliği de getirir. Ve bundan sonrası karanlık ve toz duman... Muhalif gazetecilerin ulu orta öldürüldüğü, kamplarda kalanların topluca katledildiği, çocukların ve kadınların diri diri yakıldığı, tecavüz edildiği, insanların hapishanelerde işkence tezgâhlarında öldürüldüğü bir savaşın ortasında kalan Neval ve biz tanıklar… Buraya kadar her şey kendine inanan bir kadının zaferi gibi ama sonunda hayat-kader yahut insanlar (siz adına ne diyorsanız artık) ona öyle bir oyun oynuyor ki, izlerken de anneannemin bana hep söylediği cümleyi hatırladım: “Hayat ya da dünya, kötü değil ki! Kötü olan insanların kendileri.” Bu kadar kötü olmak için ne yaşamış olmalıydık, gen aktarımı dedikleri bu muydu (?!), bu kadar acı, neyi neye paklattırır ki?! ‘Yanık’taki bütün efsun sonunda gizli, tüm anlatım boyunca aranan sır, bulunduğunda hiç de hayatları kolaylaştıracak türden değildi. Oyunun kahramanları, öğrendikleri bu sır’la-gerçekle nasıl hayatlarına devam edecektir bilinmez ama biz izlekler, uzun bir müddet bu sır’ın-gerçeğin yanık kokusunu duyacağız, garanti ediyorum (tecrübeyle sabittir). Bu ‘iyi midir’ derseniz de emin olun iyidir derim, hâlâ sol yamacınızda fen bilimlerinin söylediği kalbiniz ve kutsal kitapların yazdığı vicdanınız yerindedir demektir en azından. Oyunun sonunda ikizlerden Janine’nin söylediği gibi: 1+1=2 değildir bu defa, 1+1=1’dir...

        BESİNLERİ DIŞKILARDAN BULAN BİR BOKBÖCEĞİ

        İstanbul Devlet Tiyatrosu inançların arkasına gizlenip, silahlarından ölüm saçanların cehenneme çevirdikleri Lübnan’da, 1975-1991 yılları arasında yaşanan trajediden ve dramdan bir kesit olarak da tanımlanabilecek Yanık’la izleyicisini oturduğu yere mıhlayarak, sarsmasını bilmiş. “Sanatçı kendi benzerlerini büyüleyen ve yıkan yapıtlarını üretmek için gerekli olan besinleri bizzat toplumun dışkılarından bulan bir bokböceğidir. Sanatçı, bokböceği gibi, dışkısı ile beslendiği dünya için yaratır yapıtlarını ve bu aşağılık besinden bazen bir güzelliğin fışkırmasını sağlar“ diyen Lübnan asıllı Fransız Yazar Wajdi Mouawad’ın (1968) sanatın acımasızlığının somut örneğini yazdığı, taraf tutmadan anlattığı “Yanık”ı yöneten ve dilimize çeviren (1962) Cem Emüler. Geçmişe dönüşlerle gelişen konuyu Mouawad, farklı zaman dilimlerinde o denli ustalıkla birleştirmiş ki, iç içe geçen yaşamlar yansıtılırken hikâyenin bütünlüğü hiç etkilenmemekte! Dekor ve kostüm tasarımındaki Ali Cem Köroğlu’nun sahne arkasındaki fon perdesine yansıttığı Lübnan’daki iç savaşın başlangıç günlerini veren fotoğraflarsa oyunu daha da yukarıya taşımış. Sahnenin sol yamacından akan ışıklı kum huzmesi ise mistik bir boyuta akıtmış performansı. Müziklerinde Koray Kahraman’ın, ışıklarda Akın Yılmaz’ın ve dramaturgisinde Egemen Arslan’ın imzasının bulunduğu oyunun nefes almayı zorlaştıran hissiyatı üslubuyla veren oyunculuklarda ise; Emel Göksu Keleş, Fatma Öney, Murat Karasu, Iraz Yöntem, Tansel Öngel, Veda Yurtsever İpek, Gökçe Erinç, Engin Şahin, Fatih Sarı ve Atilla Can Çelebi.

        Belki de zaman zaman uzayan sahnelerde, oyuncuların bağıran ‘didaktik tirat’ları biraz daha sadeleştirilerek verilebilseymiş, oyunun naif duygusu daha iyi kotarılabilirmiş. Yalnız bu durum devlet tiyatroları oyuncularının birçoğunda hakim ne yazık ki, oynamak hali, sadece oynamadan oynama hissiyatına bürünebilse, biz izlekler açısından da yorucu olmayacaktır.

        “Yaşamın bu olacak işte: eksik- fazla…” diyen Oruç Aruoba ile başladığımız tiyatro mesaisini “Yanık”tan repliklerle bitirelim:

        Simon,

        Ağlıyor musun?

        Ağlıyorsan, yaşlarını silme,

        Çünkü ben de benimkileri silmiyorum.

        Çocukluk insanın boğazında bir bıçak gibidir.

        Ve sen onu ağzından çıkarmayı başardın.

        Şimdi yeniden, tükürüğünü yutmayı öğrenmen lazım.”

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ