Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema 'Oyunculuk yapıyorum, yerin altından kömür çıkarmıyorum'

        Selin ÇALIŞKAN/HABERTURK.COM

        scaliskan@haberturk.com

        Bazı oyuncular sessiz sedasız yol alır; yüksek yüksek konuşmadan; 'Hey, ben buradayım' diye bağırmadan. Ama öyle bir yol alıştır ki o, siz onları nerede, ne zaman bulacağınızı çok iyi bilirsiniz. Çok sevilen bir televizyon dizisinde, ezber bozan bir sinema filminde, yüzünüze tokat gibi vuran bir tiyatro oyununda büründüğü role o kadar iyi uyum sağlar ki sanırsınız, o oyuncu gerçekten 'Battal', 'Deli', 'Joker', 'Beşir' ya da 'Sinan'... Ama aslında o isim Sermet Yeşil...

        Tiyatroya lisede boş zamanlarını değerlendirmek için başlamış, sonrasında Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü ve Ankara Sanat Tiyatrosu... Sonra ver elini İstanbul! Sadri Alışık Tiyatrosu'nda çalıştıktan sonra, doğduğu topraklara Eskişehir'e geri dönüş... Sermet Yeşil hâli hazırda Eskişehir'de şehir tiyatrolarında iki, İstanbul'da da üç olmak üzere 5 tiyatro oyununda rol alıyor. Çok da iyi yapıyor! Sermet Yeşil'le yağmurlu bir İstanbul akşamında, Kadıköy'de kahvelerimizi içerken tiyatro çerçevesinde dolu bir sohbet gerçekleştirdik. Sizin de kahveleriniz hazır ise buyurun sohbetimizden size damıttıklarımıza...

        Oyunculuk nasıl başladı?

        Lisede boş zamanları değerlendirme aktivitesi olarak başladı. Konservatuarı Ankara'da, Hacettepe Üniversitesi'nde okudum. Okul bittikten sonra iki yıl Ankara Sanat Tiyatrosu'nda çalıştım. Ardından Eskişehir'e dönüp, Anadolu Üniversitesi'nde yüksek lisans yaptım. Tüm bunların ardından da Anadolu Üniversitesi'nde öğretim üyeliği ve Eskişehir Şehir Tiyatroları geldi.

        İstanbul bu serüvene ne zaman dahil oldu?

        Reha Erdem’le birlikte çalıştığım 'Kosmas' filminden sonra dizi teklifleri gelmeye başladı. İstanbul'a bu teklifleri değerlendirmek için geldim. Zaten hedefim İstanbul'da tiyatro yapmaktı. Geleli altı yıl oldu ve iki yıldır hedefimi büyük oranda gerçekleşmiş durumdayım: Hâli hazırda İstanbul'da oynadığım üç oyun var.

        Hem taşra olarak adlandırılabilecek Eskişehir'de hem de metropol olan İstanbul'da tiyatro yapıyorsunuz. Tiyatro açısından iki şehir arasında ne gibi farklılıklar var?

        Oyuncu olarak bakarsan ikisi de sahne, ikisinde de seyirci var. Hatta Eskişehir bu konuda çok daha rahat; orada kurum tiyatrosu yapıyoruz ve tiyatro Eskişehir Belediyesi'nin vizyonu olduğu için bilet fiyatları makul düzeyde... Bu yüzden de orada mesleğini yaparken mutlu oluyorsun. Bu durum sadece Eskişehir için geçerli değil; başka yerlerdeki Şehir Tiyatroları'nda çalışan arkadaşlarımın da düşünceleri bu yönde. Zaten 'tiyatroyu bağımsız yapacağım ve buradan para kazanacağım' düşüncesi, hem çok zor hem de ölümcül... İstanbul'da tiyatro yapmak eğer televizyon, seslendirme, reklam filmi gibi işleri de yapmıyorsan çok zor. Bu işin maddi kısmı, bir de manevi kısmı var: İstanbul'da yaklaşık 20 milyon insan yaşıyor, üçüncü Boğaz Köprüsü yapıldığında bu sayı daha da artacaktır. Bu yaklaşık 20 milyonun içinde, Türkiye'nin her yerinden insan var; herkese dokunup, iletişime geçebiliyorsun. Bu da seni tiyatroda oyuncu olan biri olarak besleyen bir damar haline geliyor. Bu yüzden taşrada tiyatro yapmak da, metropolde tiyatro yapmak da birbirinden çok ayrı şeyler...

        İstanbul'da tiyatro yapan oyuncuların, Türkiye'nin her yerinde tanınma olanakları da daha çok oluyor sanki...

        Tabii, öyle bir tarafı da var. Türkiye izleyicisi, 60 yaşın üzerinde olup, televizyonda dizide oynayan bir oyuncuyu: 'Aaa, ne kadar iyi oyuncu' diye tanıyabiliyor. Halbuki adam yıllarca tiyatroda oynamış. Bu anlamda benim ölçütüm Eskişehir'le sınırlı... Ama orada kendi çalıştığım kurumdan da biliyorum ki yetenek anlamında yelpazesi çok geniş arkadaşlarım var ve onları Eskişehir dışında kimse tanımıyor. Benim popülerliğim de televizyon dediğimiz o kara kutuda görünmeye başladıktan sonra arttı.

        'KREDİ BORCUNU DÜŞÜRKEN KRAL RİCHARD OLAMIYORSUN'

        Şu an hem Eskişehir'de hem de İstanbul'da oyunlarınız var. İstanbul'daki oyunlarınız: 'Savaş', 'Teklif' ve 'Aç Köpekler'... Seyirciye anlattıklarını sizden dinleyelim?

        ‘Savaş’; Lars Noren'in kaleme aldığı bir oyun... Temelde Bosna trajedisini anlatan bir metin olsa da asla sadece buna işaret etmiyor. Savaştan yara almış bir ailenin hem kendi içinde hem de dışarıdan uyarılanlarla birlikte yarattığı şiddeti anlatıyor. Yönetmenimiz Serdar Biliş, metne o kadar iyi çalışmıştı ki metinde neredeyse hiç gedik yoktu. Oyunun sahnelemesi de çok güzel oldu; orta alanda oynuyoruz, seyirci dört bir yandan bizi izleyebiliyor. Bizim isteğimiz izleyicinin kendini oyunun içinde bulması... 'Aç Köpekler', Altıdan Sonra Tiyatro ekibinin ‘6 Üstü Oyun’ projesinin dördüncü oyunu. Mirza Metin yazdı, Cem Uslu yönetti. Oyun, İstanbul'a göçüp gelmiş Kürt bir gencin yaşadıklarını aidiyet hikâyesi üzerinden anlatıyor. Bu aidiyetliği de sadece kimlik ya da ana dil üzerinden değil, İstanbul'a göçüp gelmiş her insanın yaşayabileceği bir hikâye üzerinden anlatıyor. Üçüncü oyunum 'Teklif' ise bir apartman dairesinde yaşayan üst-orta sınıf diye adlandırabileceğimiz insanların yaşadıkları farklı bir şiddeti anlatıyor. Metinde hemen hemen herkesin başına gelebilecek bir şiddeti anlatmakla birlikte şiddetin ne kadar bulaşıcı olduğunu, her zaman her yerden üzerinize sıçrayabileceğini anlatmaya çalışıyoruz. Bursa, Eskişehir, Ankara gibi büyük şehirlerde belki daha soft yaşanıyor olabilir bu şiddet hali ama İstanbul gibi metropollerde tam da sahnelediğimiz gibi yaşanıyor; şiddeti birbirimize bulaştırıyoruz.

        Bu kadar farklı karakteri aynı zamanda canlandırmak, bir psikolojiden diğerine geçmek yorucu değil mi?

        Tabii ki yorucu! Titiz ve yoğun çalışıyoruz. Bu yoğunlukta insanın psikolojisi de etkileniyor. Ama benim işim bu ve ben bu iş için dört yıl okudum, üstüne bir de master yaptım. 'Aç Köpekler'deki Beşir'le 'Teklif'teki Sinan'ı birbirine karıştıramam. Bu karakterlerin hepsi bir kutu ve o gün hangi oyun oynanacaksa o kutu açılıyor. Tüm bunlar için özel bir teknik kullanıyorum tabii ama sonuçta yerin 2000 metre altına girip, kömür de çıkarmıyorum.

        'Özel bir teknik' dediğiniz nedir, nasıl bir teknik?

        Michael Çehov tekniği... Michael Çehov, Anton Çehov'un yeğeni. 'Kosmos'taki Battal karakterinden beri aynı tekniği uyguluyorum. Seyirci karakterleri gerçek, dokunabileceği biri gibi hissetmek istiyor. Bunun için de oyuncu belli bir efor sarf etmek zorunda. O kadar efor sarf edince bir karakterden diğerine geçmek de çok kolay olmuyor. Michael Çehov tekniği sayesinde, hem karakterler arası geçişi daha iyi yapabiliyorum hem de sonunda Sermet'e daha kolay dönebiliyorum. Yoksa sahnede sahip olduğun ego'yu oyun bittikten sonra indirmen zaman alıyor.

        Sanatçıların, özellikle de sahne sanatçılarının ego'larının biraz yüksek olması gerekmiyor mu? En azından ben öyle düşünüyorum.

        Karşında 400 göz varken, çıkıp: 'Ben Sermet değil, başka biriyim' demeye çalışman elbette bir gerilim yaratıyor. Ama az önce söylediğim oyunculuğun diğer mesleklerden çok da bir farkı yok, tek farkı psikolojik olarak daha fazla yorması... Ben, kişi ayakları yere sağlam basan biriyse, bu psikolojiyi de göğüsler diye düşünüyorum. Yaptığın işin süresi kadar o psikolojinin içinde olursun. İş bittiği halde hâlâ kendini Kral Richard olarak hissediyorsan, orada bir sorun vardır. Sonuçta kredi kartı borcunu düşünürken, aynı zamanda kral olamıyorsun.

        'Aç Köpekler' oyunu tek kişilik bir oyun. Tek kişilik oyunların zorlukları neler sizin açınızdan?

        Tek kişilik oyunlarda hatayı atabileceğin kimse yok, her şeyi tek başına üstlenmek zorundasın. Ezberini kendi başına unutup, kendi başına hatırlıyorsun. Kalabalık kadrolu oyunlarda çok daha kolay oluyor; senle birlikte aynı yükü almış biri daha var; sırtını ona dayayabilirsin. Tek kişilik oyunun baskısını hissediyorum üzerimde. 38 yaşındayım ve tek kişilik oyunu ilk defa denedim; zormuş gerçekten.

        Rollerinizi seçerken neye dikkat ediyorsunuz, kriterleriniz var mı?

        Önce senaryoya bakıyorum, çünkü bana göre senaryo edebi bir değer... Senaryonun teknik olarak çekilebilir olması da çok önemli. Senaryoda bir ışık görüyorsam, benim için tamamdır. Sonra da yönetmeni geliyor. Prodüksiyon ya da şirket benim için hiç fark etmiyor.

        Tadı damağınızda kalan, tekrar tekrar oynamak istediğiniz bir rol var mı?

        Tiyatro Anadolu'da, Shakespeare'in 'Fırtına' diye bir oyununu oynamıştık. O oyunda doğa üstü bir varlığı oynamıştım; Ariel diye bir cindi. Karakterden büyük keyif almıştım. Oyun bir sezon sürdü ama o bir sezon benim oyunculuk kariyerime önemli değerler kazandırdı. 'Kosmos'taki Battal karakteri de benim için dönemeç olmuştu. Bir rolün tadının damağında kalması için o rolün biraz demlenmesi lazım.

        'KUŞUN KANADINI DEĞİL KENDİSİNİ İSTİYORUZ'

        Ekşi Sözlük'te sizinle ilgili yazılanları okurken 'deli rollerine en çok yakışan oyuncu' diye bir yorum okudum...

        Zaman geçtikçe ben de artık çuvaldızı kendime batırmaya başladım: 'Roller birbirine mi benzemeye başladı?', 'Hep aynı şeyi mi yapıyorum' diye... Kendini televizyonda izlemeyi seven biri değilim, oyun kayıtları kötü olduğu için onları da izlemiyorum. Ancak üçüncü bir göz olarak kendime bakmaya başladım. Roller tabi ki birbirine benzeyecek; hepsi Sermet'ten çıkıyor ama zaman geçtikçe durup cebime taşlar koymam gerektiğini hissediyorum.

        Siz Sermet olarak oynadığınız rolleri kuşkusuz besliyorsunuz ama rollerin de sizi beslediği, size ayna tuttuğu zamanlar da oluyordur...

        Kendi içimde keşfettiğim ve kendime şaşırdığım anlar oluyor. Oyun başlamadan önce defalarca prova yapıyorsunuz ama örneğin 80. provada öyle bir an oluyor ki: 'Ben de şu davranışa karşı şöyle bir tepki varmış ve ben bunu farkında değilmişim' diyorsunuz. Bunun nedenini saatlerce düşündüğüm olabiliyor. Ve belki o davranışı da başka bir proje de kullanabiliyorsunuz. Beynimizde küçük dolaplar yok; bilgiyi oraya koyup, anahtarını alayım gibi bir şey söyleyemezsiniz. Ama hayat içinde bu bilgiler akıyor ve siz bir zaman sonra bir yerde onu hatırlıyorsunuz.

        Bu rolü de oynarsam kariyerimin zirvesinde olurum” dediğiniz bir rol var mı?

        Oynamayı çok istediğim bir rol var ama onu zirve olarak adlandırmıyorum. Tiyatro edebiyatla kol kola giden bir sanat dalı; Nazım'lar Moliere'ler boşuna çıkmadı. Bu anlamda her oyuncunun gözünün değdiği büyük karakterler var. Ben de edebiyatta yapı taşı olmuş kişileri canlandırmak isterim. Bir de ben kendime rollerle ilgili olarak bir yaş skalası seçtim. Mesela ben, 27 yaşındayken 13 yaşında kızı olan bir karakter teklif edildi. Ne kendimi 13 yaşında kızı olan biri gibi hissediyordum, ne de 13 yaşında olan bir kıza kendimi baba olarak hissettirebilirdim. Yönetmene de bunu söyledim ve filmi kabul etmedim. Zorlasam tabii ki hissederdim, katili oynayan bir oyuncu anasının karnından katil olarak doğmuyor. Ama ben hissetmediğim için rolün altında kalabilirdim. Bu da benim için hem kariyer anlamında hem de etik anlamda ters bir durum olurdu.

        Sermet Yeşil ne okur, ne izler, ne dinler?

        Hem özel hem de mesleki hobilerim var. Tiyatro oyunu izlemeyi çok seviyorum. İstanbul bu anlamda bulunmaz bir nimet; her akşam değişik bir oyuna bilet alıp gidebiliyorum. Yeni oyuncularla, farklı sahneleme teknikleriyle, farklı metinlerle tanışmak hoşuma gidiyor, mesleki anlamda beni besliyor. Onun dışında festivalleri takip ediyorum. Çok sesli müzikleri dinliyorum. Çünkü müziği baştan sona kurgusu olan bir yapıt olarak görüyorum. Çok seslide o kurguyu görmek hoşuma gidiyor. Şiir her zaman olduğu gibi... Kısa cümlelerle çok şey anlatan, bu anlamda belli duygu performansını zorlayan şiirleri seviyorum. Türk şairler içinde çok önem verdiklerim ve daha yeni yeni şair olmaya çalışan ama yazdıklarını çok önemsediğim, dertlerini şiirlerle anlatan birçok insan var. Birkaç dörtlük okuduğu zaman insan kendine geliyor. Nazım Hikmet, Ahmet Arif ve bu minvalde şairlerden daha çok dışarıda başka yeni şairler bulmaya çalışıyorum. Çünkü kendi zamanlarında Nazım Hikmet, Ahmet Arif gibi isimler o kadar iyilerdi ki, başka şairlerin adlarını duyurma şansları pek olmadı. Yeni dönemde genç şairlerden Sinem Sal'ı beğeniyorum. Lirik bir dili var, her şiirinde bir dert anlatma peşinde... Fanzinleri takip etmeye çalışıyorum. Onların da şöyle bir yanı var; 30 yıl sonra görülmeyecek, bilinmeyecek ama şiirle kendini anlatmaya çalışmış bir insan var olmuş olacak ve ben ondan haberdar olacağım.

        Oyuncular artık daha örgütlü hareket etmeye başladı, en azından böyle görünüyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda. Örneğin Oyuncular Sendikası'na üyesi misiniz?

        Daha önce televizyon, oyunculuk anlamında mücadele yürüten ve belli kazanımları elde eden oluşumlar vardı; Sine-Sen, BİR-OY gibi... Oyuncular Sendikası bu anlamda yeni bir oluşum. Oyuncular Sendikası daha çok oyuncuların haklarını korumak üzerine örgütlenmiş bir sendika, ben de onun bir üyesiyim. Yasal hakları kendine faaliyet alanı olarak belirlemiş durumda. Öncelikli sorunumuz oyunculuğun bir kimlik olarak kabul edilmesiydi, bunda da büyük bir başarı kazandık. Şimdi ise kazanılmış haklarımız üzerine çalışmalarımız var. Basında Yeşilçam'a yıllarca emek vermiş bir oyuncunun Beyoğlu'nda elden ayaktan düşmüş bir vaziyette fotoğraflarını görüyoruz. Bu belki magazin anlamında 'iyi' bir fotoğraf, fakat biz oyuncular artık o fotoğrafın altında kalmak istemiyoruz. Haklarımız sömürüle sömürüle kuşun kanadı kadar kaldı ama biz kuşun kendisini istiyoruz.

        Şöhret ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

        Benim şöhretle ilgili bir derdim yok. Şöhret herkesi mutlu eder. Bu da karşılıklı anlayışla yaşanabilecek bir şey. Maddi bir şöhretim yok; trilyonlar kazanmıyorum. Manevi bir şöhretim var. Bundan da en çok annem ve babam faydalanıyor. İyi bir iş yaptığımda babamın koltuklarının kabarmasını isterim, kötü bir iş yaptığımda üzülmesini istemediğim kadar... Ama tabii ki burnumu dışarı çıkaramayacak hale gelmek de istemiyorum. Ben toplu taşıma kullanıyorum; metroya, metrobüse biniyorum. İnsanlar bir gece önce televizyonda gördüğü biriyle sabah metroda karşılaşınca şaşırıyor, sohbet etmek, fotoğraf çekmek istiyor. Ben de Hugh Jackman'ı metroda görsem fotoğraf çektiririm. Benim şöhretim değil de tadında bir tanınmışlığım var, bu da beni rahatsız etmiyor.

        Bitirirken küçük bir not: Sermet Yeşil'in tiyatro sahnesinde nasıl devleştiğini görmemiş olanınız ya da tekrar tekrar izlerim diye düşünenleriniz için Sermet Yeşil'in sahnede olacağı tarihleri şöyle bırakıyorum:

        TEKLİF: 16-23-30 Nisan (Mekan Artı)

        AÇ KÖPEKLER: 28-29 Nisan (Kumbaracı 50)

        SAVAŞ: 20-21 Nisan Adana Tiyatro Festivali

        LÜKÜS HAYAT: 24-25-26 Nisan (Eskişehir Şehir Tiyatroları)

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ