Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Güntay Şimşek Hürmüz daraldıkça turizm ve sanayimiz ne hissedecek?
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        AB-İsrail ikilisinin İran saldırısının sonuçları öncelikle enerji üzerinden değerlendiriliyor, ama dış ticaretin, üretimin her halkasını etkileyen bir süreç söz konusu. Turizm ve havacılık açısından ise Türkiye en avantajlı ülkelerden birisi konumunda. Mesela geçen mart ayında Antalya’ya olan trafik geçen yılın üstüne çıkmış durumda. Ancak enerji ve sanayi üretimi için gerekli olan hammadde tedarik sorunun yansıması ise çok boyutlu ayrıntılar içeriyor.

        Dün Ankara’da Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nde (SHGM) sektör biraya gelerek, Körfez’deki gelişmeleri değerlendirmiş. Bana ulaşan bilgilere göre uçak yakıt fiyatlarındaki artış dışında; Avrupa ve Asya’da yaşanan bir tedarik sıkıntısı ve önümüzdeki günlerde bu krizin nasıl yönetileceğini dair bir endişe ülkemiz için söz konusu değil.

        Türkiye’de Körfez’deki savaş öncesinde uçak yakıtının tonu 800 ABD doları seviyesindeydi. Bugün itibariyle bu rakam 1.600 dolar seviyesine çıkmış durumda. Dolayısıyla kaba bir hesapla 100 dolarlık uçak bileti için yüzde 30 artış gibi bir tablo söz konusu. Zaten havayolları da bazı hatlarda yükselen petrol fiyatlarına göre pozisyon almış durumdalar, ancak henüz fiyatlar genele yansımış değil.

        Daha önce bu köşede defalarca dikkat çektim; enerji hatları sadece petrol taşımaz, aynı zamanda ekonomilerin kaderini belirler. Bugün Hürmüz Boğazı etrafında yaşanan gerilim de tam olarak böyle bir kırılma noktasıdır. Küresel enerji sisteminin kalbinde yer alan bu dar geçit, yalnızca ham petrolün değil; jet yakıtından petrokimya hammaddelerine kadar uzanan geniş bir üretim zincirinin ana damarıdır.

        Uluslararası Enerji Ajansı IEA verilerine göre, bu hat üzerinde yaşanan her aksama yalnızca arzı değil, fiyatları, sigorta maliyetlerini ve teslim sürelerini aynı anda etkiliyor. Türkiye açısından mesele “enerji var mı yok mu?” sorusundan çok daha farklı bir noktada duruyor. Asıl kritik başlık şu: Bu enerjiye hangi maliyetle ulaşacağız ve ne kadar gecikmeyle kullanacağız? Çünkü mevcut tablo bize açıkça şunu söylüyor: Türkiye doğrudan bir arz krizi yaşamıyor olabilir, ancak ekonomik anlamda ciddi bir sıkışma çoktan başlamış durumda.

        Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve ilgili kurumların açıklamalarında arz tarafında bir kopuş olmadığı belirtilirken, aynı dönemde Körfez’e ihracatta yaşanan %35-40 seviyesindeki düşüş çok daha derin bir soruna işaret ediyor. Bu kriz fiziksel bir kesintiden çok, maliyet ve pazar daralması üzerinden ilerliyor.

        Sanayi tarafında etkiler daha sessiz ama çok daha kalıcıdır. Türkiye’nin üretim gücü büyük ölçüde dış girdilere bağlıdır. Özellikle Orta Doğu’dan gelen petrokimya ürünleri ve alüminyum, üretim zincirinin vazgeçilmez parçalarıdır. Bu akışın yavaşlaması ya da pahalanması, fabrikaların aniden durmasına yol açmaz; ancak üretimin maliyetini yukarı iter ve kârlılığı aşındırır. İşte en kritik kırılma noktası da burada başlar.

        Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi üreticiler üzerinden gelen alüminyum akışında yaşanacak aksama, Türkiye’de başta otomotiv, beyaz eşya ve savunma sanayii olmak üzere birçok sektörü etkiler. Aynı şekilde polietilen ve polipropilen gibi temel petrokimya ürünlerinde yaşanan fiyat artışları, ambalajdan tekstile kadar geniş bir alanda zincirleme maliyet baskısı yaratır. Bu durum üretimi durdurmaz ama rekabet gücünü zayıflatır.

        Havacılık sektörü ise bu tür krizlerin etkisini en hızlı hisseden alanlardan biridir. IATA ve sektör temsilcilerinin açıklamaları, jet yakıtı fiyatlarının hızla yükseldiğini ve arz tarafında belirsizliğin sürdüğünü ortaya koyuyor. Zaten havayolu şirketlerinin maliyet yapısında yakıtın payı kritik seviyededir. Bu nedenle fiyatlardaki her artış, doğrudan bilet fiyatlarına yansır.

        Burada Türk Hava Yolları, Pegasus ve diğer taşıyıcılar açısından iki yönlü bir tablo ortaya çıkıyor. Bir yandan İstanbul’un coğrafi avantajı, kriz bölgelerine alternatif bir merkez olma fırsatı sunuyor. Ancak diğer yandan artan yakıt maliyetleri ve uzayan uçuş rotaları bu avantajı sınırlıyor. Yani fırsat ile maliyet aynı anda büyüyor.

        Turizm tarafında ise etkiler daha çok algı üzerinden şekilleniyor. Türkiye doğrudan savaşın tarafı olmasa bile, bölgesel gerilim Batılı turistin zihninde risk algısını artırabiliyor. Buna ek olarak yükselen uçak bileti fiyatları, talebi doğrudan baskılıyor. Özellikle yüksek harcama kapasitesine sahip Körfez turistinin azalması, İstanbul ve Karadeniz hattında hissedilir bir daralma yaratabilir. Turizm sektörü savaşlardan değil, savaş ihtimalinden bile etkilenir.

        İhracat cephesinde ise tablo çok daha net. Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın açıkladığı veriler, Körfez’e ihracatta yaşanan sert düşüşü ortaya koyuyor. Bu durum yalnızca ticari bir daralma değil; aynı zamanda iş dünyasında artan belirsizlik, geciken ödemeler ve zayıflayan ticari ilişkiler anlamına geliyor. Şirketler sahada artık daha temkinli hareket ediyor, siparişler erteleniyor ve risk iştahı düşüyor. Bu da ekonomik yavaşlamanın ilk işaretlerinden biridir.

        Tüm bu gelişmelerin merkezinde ise enerji fiyatları yer alıyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın ifade ettiği gibi, petrolde yaşanan her 1 dolarlık artış Türkiye’ye yüz milyonlarca dolarlık ek maliyet getiriyor. Bu artış yalnızca enerji faturasını büyütmekle kalmaz; aynı zamanda üretimden taşımacılığa kadar tüm sektörlere yayılır. Enflasyon üzerindeki baskı da tam olarak bu noktada ortaya çıkar.

        Önümüzdeki süreç için üç temel senaryo öne çıkıyor. İlk senaryo, kısmi bir normalleşme. Bu durumda geçişler artar ancak risk primi yüksek kalır. İkinci senaryo, gerilimin devam etmesi. Bu en zor tabloyu oluşturur ve maliyet baskısını derinleştirir. Üçüncü senaryo ise kalıcı bir ateşkes. Ancak burada bile özellikle jet yakıtı ve rafineri kapasitesi gibi alanlarda toparlanmanın zaman alacağı unutulmamalıdır. Siyasi çözüm ekonomik rahatlama anlamına her zaman hemen gelmez.

        Sonuç olarak bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu tek cümleyle özetlemek mümkün: Türkiye’nin en büyük riski enerjisiz kalmak değil, pahalı enerjiyle yaşamaya mecbur kalmaktır. Etkisi sadece tankerlerde değil; fabrika bantlarında, uçak rotalarında ve ihracat siparişlerinde hissedilmeye devam edecektir.