Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Güntay Şimşek Türkiye SMR trenini yakalayabilecek mi?

        Türkiye'nin Küçük Modüler Reaktörler (SMR-Small Modular Reactors) meselesini ilk gündeme getirdiğimde takvimler Temmuz 2023'ü gösteriyordu. “Nükleer enerjide yeni yol haritası” başlıklı yazımda, dünyada henüz yeni yeni konuşulmaya başlanan SMR teknolojisinin Türkiye'nin nükleer enerji programına mutlaka dahil edilmesi gerektiğine dikkat çekmiş, ABD, Kanada ve İngiltere'deki gelişmeleri aktararak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar'ın da bu teknolojiye özel önem vermesinin altını çizmiştim. O günlerde SMR'ların önündeki en önemli meselelerden birisinin lisanslama olduğunu da yazmıştım. Aradan üç yıldan fazla zaman geçti. Dünya artık SMR'ları konuşmanın ötesine geçmeye başladı.

        REKLAM

        Dijital çağda, yapay zekanın elektriği su gibi tükettiği bir dönemde yenilenebilir enerji kaynakları; güneş, rüzgar, su çok fazla gündemde ancak geleceği planlarken çok daha fazla kesintisiz enerjiye ihtiyaç olacak. Bu sebeple SMR’lar önümüzdeki yıllarda çok daha kıymetli hale gelecek. Türkiye’nin bu treni yakalaması önemli olacaktır.

        OECD Nükleer Enerji Ajansı'nın (NEA) güncel dijital veri tabanı dünyada 129 SMR tasarımını takip ediyor. Ancak ortada henüz 129 lisanslı ve kurulmaya hazır reaktör yok. NEA'nın güncel dijital panosuna 79 tasarım dahil edilmiş durumda. Geri kalanların bir bölümü geliştirme aşamasında olmasına rağmen kamuya açık değerlendirmeye katılmıyor, bir kısmında ise çalışmalar durmuş veya askıya alınmış durumda. Dolayısıyla SMR tarafında ciddi bir teknoloji yarışı yaşanıyor, fakat istediğiniz ürünü seçip satın alabileceğiniz olgun bir pazar da henüz oluşmuş değil.

        REKLAM

        Buna rağmen öne çıkan ülkeler ve şirketler belirginleşiyor. Rusya, Akademik Lomonosov yüzer nükleer santraliyle SMR sınıfında işletme tecrübesine sahip. Çin yüksek sıcaklıklı gaz soğutmalı reaktör teknolojisinde işletme tecrübesi kazanırken ACP100 projesiyle de ilerliyor. Kanada'da GE Hitachi Nuclear Energy'nin BWRX-300 projesi Darlington sahasında inşaat aşamasına geçti. ABD'de NuScale Power, GE Hitachi, Holtec International, TerraPower ve X-energy farklı reaktör teknolojileri üzerinde çalışıyor. İngiltere ise kendi sanayi altyapısını da işin içine katarak Rolls-Royce SMR ile yoluna devam ediyor. Kısacası 2023'te daha çok geleceğin teknolojisi olarak tartışılan SMR'lar artık lisans, saha, finansman ve inşaat konumlarıyla gündeme geliyor.

        REKLAM

        Türkiye açısından ise asıl mesele dünyada kaç SMR geliştirildiği veya hangisinin önce ticari işletmeye gireceği değil. Türkiye bu yeni nükleer teknoloji dalgasına yalnızca müşteri olarak hazırlanmıyor. Baykar/TMRS Energy yaklaşık iki yıldır yerli SMR geliştirmek üzere çalışıyor. Türk nükleer teknoloji şirketi Nuclean ise Güney Kore hükümetinin desteğiyle kurulan i-SMRDA ile Türkiye'de ve bölgede SMR projeleri geliştirmek ve Türk sanayisini küresel tedarik zincirine dahil etmek üzere iş birliğine giderken, Kanadalı Kinectrics ve Portland Holdings ile de yeni nesil nükleer teknolojiler konusunda anlaşmalar yaptı. IC Holding'in IC Nükleer Teknoloji şirketi ise ABD merkezli ARC Clean Technology ile 100 MW sınıfındaki ARC-100'ün Türkiye'de geliştirilmesi, yerlileştirilmesi ve ticarileştirilmesi üzerinde çalışıyor.

        REKLAM

        Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar'ın geçtiğimiz günlerde ABD'de yaptığı temasları bu açıdan önemli. New York'taki Türkevi'nde Türkiye Nükleer Enerji AŞ (TÜNAŞ) ile ABD Ticaret ve Kalkınma Ajansı (USTDA) arasında yeni nesil nükleer teknolojilere yönelik bir anlaşma imzalandı. Anlaşma kapsamında dört ABD şirketinin SMR tasarımları ile beş farklı 4'üncü nesil reaktör tasarımı Türkiye açısından incelenecek. Diğer ifadeyle kamu adına da önemli iki yerli aktör sahada çalışıyor: TENMAK ve TÜNAŞ.

        Yaklaşık 2 milyon dolarlık ve en az bir yıl sürmesi planlanan çalışma ilk bakışta küçük çaplı teknik bir anlaşma gibi görülebilir. Ama içeriği önemli. Reaktörlerin teknolojik özelliklerinden maliyetlerine, lisanslama durumundan tedarik zincirine, finansman modellerinden saha seçimine, acil durum planlarından tasarım güvenliğine ve Türkiye'nin yasal altyapısına kadar hemen her başlık masaya yatırılacak.

        REKLAM

        Fakat bu anlaşmayı sadece “Türkiye hangi Amerikan SMR'ını alacak?” meselesi olarak görmemek gerekiyor. Benim yıllardır dikkat çektiğim konu tam da burada başlıyor: Türkiye nükleer santral sahibi olmakla yetinmemeli, nükleer yetenek sahibi ülke haline gelmelidir. Vizyonun böyle ilerlemesi lazım.

        Çünkü nükleer enerji serüvenimize baktığımızda bir gerçeğin de hakkını teslim etmemiz gerekiyor. Türkiye'ye ağır sanayinin birçok alanında olduğu gibi nükleer enerjide de fiilen mesafe kat ettiren ülke Rusya oldu. Akkuyu Nükleer Güç Santrali (ANGS) konusunda yıllardır çok şey tartıştık. Finansman sorunlarından Rosatom'un uyguladığı modele, Türk şirketleriyle yaşanan problemlerden Batı'nın Rusya'ya uyguladığı yaptırımlar sebebiyle ortaya çıkan ekipman sıkıntılarına kadar çeşitli konuları bu köşede gündeme getirdim. Ancak bütün bu sorunlar Akkuyu'nun Türkiye açısından taşıdığı tarihi önemi ortadan kaldırmıyor.

        REKLAM

        Türkiye yaklaşık yarım asır nükleer santral kurmayı konuştu; ihaleler yaptı, anlaşmalar imzaladı, projeler geliştirdi, sonra çeşitli sebeplerle vazgeçti veya vazgeçmek zorunda kaldı. Sonunda sahaya giren, reaktörleri yükselten ve Türkiye'yi gerçek anlamda nükleer santralle tanıştıran ülke Rusya oldu. Rosatom'un inşa ettiği Akkuyu'da dört adet VVER-1200 reaktörüyle toplam 4.800 MW kurulu güç olacak. Birinci ünitede 163 temsili yakıt demetiyle gerçek yakıt yüklemesinin provası da gerçekleştirildi. 2026 sonuna kadar ilk üniteden elektrik üretilecek.

        Dolayısıyla Akkuyu'yu yalnızca Türkiye'de Rusların yaptığı bir santral olarak değerlendirmek eksik olur. Akkuyu aynı zamanda Türkiye'nin nükleer kalite standartlarıyla, düzenleyici yapıyla, nükleer güvenlik kültürüyle ve bu alandaki insan kaynağıyla daha yakından tanıştığı büyük bir okul niteliğinde. Rusya'da eğitim gören Türk mühendislerin Akkuyu'da görev almaya başlaması da bunun önemli bir parçası.

        REKLAM

        Ama şimdi ikinci aşamaya geçmemiz gerekiyor.

        Akkuyu tamamlandığında Türkiye bir sonraki nükleer santralin ne kadarını kendi mühendisliğiyle yapabilecek? Hangi kritik ekipmanları üretebilecek? Reaktör teknolojisine ne kadar hâkim olacak? Yoksa ikinci ve üçüncü santralde de teknolojiyi satın alan ülke konumunda mı kalacağız?

        İşte SMR meselesini Akkuyu'dan bağımsız düşünmememizin sebebi de bu.

        Türkiye'nin hedefi 2050'de 20 bin MW nükleer kurulu güce ulaşmak. Akkuyu'nun ardından Sinop ve Trakya'da yeni büyük ölçekli santraller gündemde. Bunların yanına 5 bin MW SMR kapasitesinin eklenmesi hedefleniyor. Bu gerçekleşirse nükleer enerji Türkiye'nin elektrik sisteminde Akkuyu'dan ibaret olmayacak, enerji güvenliğinin temel unsurlarından birisine dönüşecek.

        REKLAM

        Fakat Sinop ve Trakya'da da aynı yolu izler, teknolojiyi başka ülkelerden alıp santralleri onların kurmasını beklersek nükleer elektrik üretiriz, fakat nükleer teknoloji ülkesi olamayız.

        Batılı ülkelerle kurulacak yeni iş birliklerinin önemi de burada ortaya çıkıyor. Türkiye bir taraftan Rusya ve Rosatom ile Akkuyu'yu yürütürken, diğer taraftan Güney Kore'nin KEPCO'su ve Kanada'nın Candu Energy/AtkinsRéalis şirketiyle yeni projeler konusunda temas kuruyor. Şimdi bunların yanına ABD ile SMR ve 4'üncü nesil reaktör iş birliği ekleniyor. Böylece Türkiye ilk defa farklı nükleer teknoloji ekollerini aynı anda değerlendirebileceği bir noktaya geliyor.

        REKLAM

        Bu rekabeti iyi kullanmamız gerekiyor.

        ABD ile başlayan yeni süreci sadece Amerikan şirketlerinin Türkiye'ye reaktör satacağı yeni bir pazar olarak görürsek büyük bir fırsatı kaçırabiliriz. Masaya oturduğumuzda ilk sorularımızdan birisi “Bu reaktörün ne kadarını Türkiye'de üretebiliriz?” olmalı. İkincisi ise “Türk mühendisleri tasarımın hangi aşamasında yer alacak?”

        Savunma sanayiinde yaşadığımız dönüşüm ortada. Türkiye yıllarca uçak, helikopter, füze, radar ve elektronik sistemleri dışarıdan satın aldı. Daha sonra satın alma politikaları teknoloji kazanma ve yerli üretim şartlarıyla birlikte ele alınınca farklı bir ekosistem ortaya çıktı. Bugün ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN ve HAVELSAN gibi şirketlerin geldiği noktanın arkasında onlarca yıllık bu birikim bulunuyor.

        REKLAM

        Nükleerde neden benzer bir model kurulmasın? Zira artık yüksek teknoloji üreten bir ülkeyiz.

        Üstelik SMR'lar Türkiye açısından bu konuda büyük nükleer santrallerden daha uygun bir başlangıç noktası olabilir. Çünkü bu teknolojinin temel iddialarından birisi reaktörlerin önemli bölümlerinin fabrikalarda modüler olarak üretilebilmesi. Türkiye'nin basınçlı kaplardan özel çeliklere, pompa ve vanalardan kontrol sistemlerine, kablolardan dijital elektroniğe kadar ciddi bir sanayi altyapısı var. Savunma sanayiinde oluşan yüksek teknoloji ekosisteminin bir benzeri nükleer alanda da oluşturulabilir.

        Yapay zekâ veri merkezlerinden büyük sanayi tesislerine, hidrojen üretiminden enerji yoğun savunma tesislerine kadar kesintisiz elektrik ihtiyacının hızla artması da SMR'ların önemini artırıyor.

        REKLAM

        Ancak burada dikkat edilmesi gereken kritik konu lisanslama. Çünkü nükleer teknolojide iyi hazırlanmış bir sunumla çalışan bir reaktör arasındaki mesafe çok uzun. Dünyada 129 SMR tasarımı takip ediliyor olabilir, fakat bunların önemli bölümü henüz ticari olgunluğa ulaşmış değil. Türkiye'nin lisanslama sürecinde ilerlemiş, finansman modeli ortaya çıkmış, yakıt tedariki çözülebilmiş ve mümkünse gerçek bir sahada inşaat tecrübesi kazanmış teknolojilere ve mümkünse bunlarla teknoloji transferine de imkân sağlayanlara öncelik vermesi gerekiyor. Bu esnada Nükleer Düzenleme Kurumu'nun (NDK) da SMR ve yeni nesil reaktörleri değerlendirecek teknik ve insan kaynağı altyapısına eğilmesi icap ediyor.

        REKLAM

        Böylece Türkiye'nin önünde ilginç bir nükleer denklem oluşuyor.

        Rusya ve Rosatom, Akkuyu ile Türkiye'yi gerçek anlamda nükleer santral sahibi ülke olma aşamasına taşıdı. Bunun hakkını teslim etmek gerekiyor. Bundan sonraki aşamada ise Rusya'nın yanına ABD, Kanada, Güney Kore, İngiltere ve diğer teknoloji sahibi ülkeleri koyabilir, aralarında yalnızca fiyat değil teknoloji transferi, yerli üretim ve insan kaynağı geliştirme rekabeti oluşturabilirsek Türkiye açısından çok daha önemli bir sonuç ortaya çıkabilir.

        Belki de Sinop ve Trakya için artık “İkinci santrali kim yapacak, üçüncüsünü hangi ülke kuracak?” sorularından önce başka bir soruyu sormamız gerekiyor:

        REKLAM

        Türkiye'nin ikinci nükleer santralini hangi ülkenin yapacağından önce, bu santral Türkiye'ye hangi nükleer yetenekleri kazandıracak?

        SMR'lar için de aynı soru geçerli.

        Üç yıl önce bu köşede SMR'ların Türkiye'nin yeni nükleer yol haritasında mutlaka yer alması gerektiğini yazmıştım. Bugün dünya o tartışmanın çok daha ilerisinde. Rusya ve Çin işletme tecrübesi kazanıyor, Kanada sahada ilerliyor, ABD şirketleri lisanslama yarışında, İngiltere ise Rolls-Royce SMR ile kendi sanayi modelini oluşturuyor.

        Akkuyu bize nükleer santrali öğretiyor. Bundan sonraki adım ise nükleer teknolojiyi öğrenmek olmalı…