Türkiye’de yıllardır gıda fiyatlarını tartışıyoruz. Özellikle yaş sebze ve meyvede üreticinin tarlada sattığı fiyatla tüketicinin markette veya pazarda karşılaştığı rakam arasındaki büyük fark her gündeme geldiğinde benzer adresler gösteriliyor. Mazot, gübre, işçilik ve nakliye maliyetleri gündeme getiriliyor. Ardından haller, aracılar, kabzımallar ve özellikle zincir marketler tartışmanın parçası haline geliyor. Fakat bütün bu tartışmalara, denetimlere ve zaman zaman yapılan yasal düzenlemelere rağmen tarlayla sofra arasındaki fiyat makasına bir türlü çözüm bulunamıyor.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma ise tartışmaları başka bir seviyeye taşıdı. Yaş sebze ve meyve sektöründe faaliyet gösteren büyük tedarikçiler mercek altına alınarak 41 firmanın yöneticileri hakkında gözaltı kararı verildi. Çok sayıda iş yeri ile çeşitli adreslerde aramalar yapıldı. Savcılık tarafından ortaya konulan iddialarla sebze ve meyve fiyatlarının nasıl oluştuğuna dair uzun zamandır tartışılan, hatta merak edilen sorular da böylece cevaplanmaya başlandı.
Çiftçinin fiyatıyla kayıtlardaki fiyat neden farklı?
Soruşturmanın en dikkat çekici taraflarından biri Ticaret Bakanlığı’nın Hal Kayıt Sistemi, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Çiftçi Kayıt Sistemi ve Vergi Denetim Kurulu’nun elindeki bilgilerin karşılaştırılmasıyla ortaya çıkan çarpıcı tablo. Binden fazla çiftçinin beyanına başvurularak ürününü kime, hangi miktarda ve hangi fiyattan sattığının araştırılmasıyla da sorunun kaynağı tespit edilmiş. Çiftçilerin verdiği bilgiler tedarikçilerin kayıtları ve müstahsil makbuzlarıyla karşılaştırıldığında ise savcılığın soruşturmasına konu olan önemli farklılıkların ortaya çıktığı anlaşılıyor.
İddialara göre bazı tedarikçiler çiftçiden satın aldıkları ürünlerin fiyatlarını gerçekte olduğundan yüksek gösterip maliyet oluşturmuş. Gerçeğe aykırı müstahsil makbuzları düzenlemiş. Ürünün üreticiden tüketiciye ulaşıncaya kadar geçtiği ticaret zinciri de manipüle edilmiş. Bu iddialar yalnızca bazı tüccarların usulsüz işlem yapmasından çok daha önemli bir hususa işaret ediyor: “Yaş sebze ve meyvede fiyat oluşum mekanizması ne ölçüde sağlıklı çalışıyor?” Şimdi bu hususun yeniden sorgulanması gerekir.
Fiyat artışının sebebi bir tane değil
Türkiye’deki yüksek sebze ve meyve fiyatlarının bütün sorumluluğunu sadece kabzımallara yüklemek de doğru olmaz. Çünkü üreticinin karşı karşıya kaldığı maliyetler ortada. Gübre, mazot, ilaç, tohum, elektrik, sulama ve işçilik maliyetlerinin yanı sıra ürün tarladan çıktıktan sonra ambalaj, soğuk zincir, depolama ve nakliye giderleri devreye giriyor. Üstelik yaş sebze ve meyvede ürünün türüne göre ciddi fireler de söz konusu. Dolayısıyla çiftçinin tarlada 10 liraya sattığı bir ürünün İstanbul’daki market rafına aynı rakamla ulaşmasını beklemek gerçekçi değil. Daha makul yaklaşıp doğru çözümler üretilmesi gerekiyor.
Fiyat farkının kendisinden ziyade bu farkın nasıl oluştuğunun iyi incelenmesi şart. Üreticinin aldığı fiyat ile tüketicinin ödediği rakam arasındaki farkın ne kadarının gerçek maliyetlerden, ne kadarının ticari kârdan, ne kadarının gereksiz aracılık ve sistemin verimsizliğinden kaynaklandığına titizlikle bakılması icap ediyor. Soruşturmadaki iddialarda olduğu gibi fiyat oluşumunu yapay biçimde etkileyen işlemler varsa bunların nihai fiyat üzerindeki etkisine bakıldıktan sonra da bu mevzunun tam aydınlığa çıkarılması için diğer etkenlerin de mutlaka incelenmesi gerekir.
Şirketlerin faaliyetinin incelenmesi veya sorumluluğu tespit edilen kişiler hakkında işlem yapılması yaş sebze ve meyve ticaretindeki yapısal sorunları tek başına ortadan kaldırmayacağına göre devamında yapısal önlemler alınması önemli olacaktır. Üretici çoğu zaman ürününü hangi fiyatla satacağını, tüketici ise aynı ürünün birkaç gün içerisinde neden çok farklı fiyatlarla karşısına çıktığını anlayamıyor. Üreticiyle tüketici arasındaki zincirin kaç halkadan oluştuğu, nihai satış fiyatına hangi maliyetlerin eklendiği de yeterince şeffaf değil.
Aslında devletin elinde bu zinciri takip edebilecek önemli bir altyapı bulunuyor. Hal Kayıt Sistemi (HKS) ve Çiftçi Kayıt Sistemi (ÇKS) üretime ilişkin önemli bilgiler topluyor. Vergi sistemi üzerinden işlemler takip ediliyor. Elektronik fatura uygulamaları sayesinde şirketler arasındaki işlemler önemli oranda dijital ortamda kayıt altına alınıyor. O zaman bu verileri sadece soruşturma aşamalarından ziyade sürekli olarak fiyat oluşurken kullanacak bir sistem neden kurulmuyor?
Bir kasa domates takip edilemez mi?
Dijital çağda milyonlarca işlem algoritmalar tarafından anlık olarak kontrol ediliyor. Olağan dışı hareketler kısa sürede ortaya çıkarılabiliyor. Finans veya lojistik sektöründe dünyanın öbür ucunda yapılan işlemler anında ilgililerin önüne düşüyor. Böylesine gelişmiş dijital altyapıların kullanıldığı bir dönemde tarladan çıkan bir kasa domates de her aşamada takip edilebilir, hangi fiyatla el değiştirdiği teknik olarak izlenebilir. Hal ve çiftçi kayıtları, elektronik faturalar ve vergi kayıtları doğru biçimde birbiriyle eşleştirildiğinde ürünün tarladan tüketiciye ulaşıncaya kadar bıraktığı dijital iz rahatlıkla izlenip kontrol edilir. Yapay zekâ ve büyük veri analizi kullanılarak ürünlerin kısa süre içerisinde olağan dışı fiyatlarla el değiştirmesi görülebilir. Gündeme gelen tartışmalardan sonra işin bu tarafına kafa yorulması iyi olacaktır.
Gündeme gelen benzer sorunları Avrupa da tartışıyor. Avrupa Birliği (AB), tarım ve gıda tedarik zincirinde haksız ticari uygulamaları sınırlamak amacıyla 2019’da kapsamlı bir düzenlemeye gitti. Avrupa Komisyonu’nun 2025 sonunda yaptığı ilk değerlendirme, sistemin kesin sonuçlarını görmek için henüz erken olduğunu, ancak daha dengeli bir ticari yapı yönünde olumlu işaretler bulunduğunu ortaya koyuyor. Bu tecrübelerden ve düzenlemelerden Türkiye faydalanabilir, olumlu yönlerini uygulamaya alabilir. Çünkü rakamlar da dikkat çekici.
AB’de 2021-2024 arasında 4 bin 500’den fazla soruşturma açılmış. Bunlardan ihlal tespit edilen 754 vakada toplam 41,9 milyon avro ceza kesilmiş. Ancak Avrupa’nın tecrübesinde başka bir sorun daha ortaya çıkmış: Üreticiler ticari ilişki içinde oldukları alıcıların misillemesinden çekindikleri için şikâyet etmekten kaçınabiliyor. Benzer sorun şu an Türkiye’de ortaya çıkmış durumda. Dolayısıyla en kapsamlı düzenlemeleri yapmak da tek başına sorunu çözmeyebilir. Bu sebeple üreticinin sisteme güvenmesi ve yaşadığı sorunları rahatlıkla bildirebileceği bir yapı gerekiyor.
AB’nin attığı daha dikkat çekici adım ise Tarım-Gıda Tedarik Zinciri Gözlemevi (AFCO) olmuş. Bu yapı fiyatların, maliyetlerin, kâr marjlarının ve katma değerin üreticiden tüketiciye uzanan zincirde nasıl dağıldığını analiz ediyor. Buradaki yaklaşım önemli. Usulsüzlük ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek yerine, fiyatın nasıl oluştuğunu sürekli takip ederek zincirin şeffaflaştırılması söz konusu. Türkiye için de gereken model bu şekilde olmalı.
Fransa’da üretici ile alıcı arasındaki ilişkileri düzenlemek için yasal düzenlemeler yapılmış. Fakat Fransızların yaşadığı tecrübe de başka bir şeyi ortaya çıkarmış. Yasayı çıkarmak tek başına yeterli değil. Fiyatın nasıl oluştuğunu sürekli izleyemiyorsanız ve zincirin tarafları arasında gerçek bir şeffaflık sağlayamıyorsanız düzenlemeler zaman içerisinde etkisini kaybedebiliyor.
ABD’de ise FDA’nın hazırladığı “Gıda İzlenebilirlik Kuralı” dikkat çekiyor. Belirli riskli gıdalarda ürünün tedarik zinciri boyunca izlenebilmesini sağlayacak kayıtların tutulması hedefleniyor. Uygulama takvimi 20 Temmuz 2028’e ertelenmiş olsa da sistemin mantığı şöyle: Bir ürünün kaynağını ve geçtiği kritik aşamaları mümkün olduğunca hızlı biçimde geriye doğru takip edebilmek.
Türkiye de gerekli düzenlemeleri yaparak gelişmiş teknolojilerle ürün takibini benzer şekilde kurgulayabilir. Teknolojiyle denetim daha hızlı, kapsamlı ve etkin hale getirilebilir. Böylece üreticinin ürünü kaça sattığı, ürünün kaç kez el değiştirdiği, nakliye ve depolama maliyetlerinin ne kadar olduğu, hale hangi fiyatla girdiği, market veya pazarcının hangi rakamdan aldığı ve tüketiciye hangi fiyatla ulaştığı mümkün olduğunca takip edilebilir olur.
Böyle bir sistem sadece tüketiciyi değil, işini düzgün yapan üreticiyi, tüccarı, kabzımalı ve perakendeciyi de korur. Sadece fiyat değil, tarım ilacı kalıntısı gibi sağlık açısından sorunlu ürünlerin takibi de kaynağı bilinecek şekilde kayıt altına alınabilir. Kabzımalları ortadan kaldırmak veya her fiyat artışında yeni bir suçlu aramak yerine üreticiden tüketiciye uzanan zincirde gereksiz halkaları azaltmak, rekabeti güçlendirmek ve fiyatın hangi aşamada neden yükseldiğini şeffaf hale getirmek en iyi çözüm olacaktır.
Kabzımallar kadar zincir marketler de sorunlu
Gelinen nokta kabzımalı yakalama tartışmasını, yani bu aşamayı geride bırakmayı gerekli kılıyor. Bundan sonra fiyatın nerede ve neden şiştiğini yakalayacak sistemin kurulması konuşulmalı. Zira konu sadece hal ve kabzımallar değil. Görünmeyen tarafta zincir marketler de var. Uygun fiyat vurgusu amacıyla “tarladan tüketiciye” diye tanıtım yapıyorlar; sağlıklı ve güvenilir olduklarını, tarım ilacı kalıntısı denetimlerini sıkı takip ettiklerini iddia ediyorlar. Ancak veriler bu iddiayı her zaman doğrulamıyor. Nitekim Greenpeace Türkiye’nin Eylül 2026’da açıkladığı “İçinde Ne Var?” kampanyası kapsamında İstanbul’un Sultanbeyli, Sancaktepe, Ataşehir ve Kadıköy ilçelerindeki beş zincir marketten alınan 20 domates örneğinin üçünde, yani yüzde 15’inde, mevzuata aykırı pestisit kullanımı tespit edildi. Uygunsuz çıkan ürünlerden ikisinde ruhsatsız etken maddeye rastlanırken, bir üründe 2010’dan bu yana tamamen yasaklı olan Chlorfenapyr bulundu; üstelik bu ürünlerin ikisi “iyi tarım” logosu taşıyordu. Örneklerin yüzde 35’inde üçten fazla pestisit, yüzde 70’inde ise en az bir PFAS’li madde saptandı. Bu sonuçlar, “tarladan tüketiciye” sloganıyla güven satan zincirlerin de aynı şeffaflık ve denetim mekanizmasına dahil edilmesi gerektiğini gösteriyor.
Kısacası yaş meyve ve sebze konusuna bütüncül yaklaşılması, soruşturmalarla gündeme gelen kabzımallar tarafıyla yetinilmemesi ve çağımıza uygun takip sistemlerinin kurulması lazım.