Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Nerede o eski Ramazanlar…

        Bu serzenişi bizden önce babalarımız ve muhtemelen dedelerimiz de yapmıştır. Zira modernitenin getirdiği en büyük krizlerden biri de eski ile bugün arasındaki keskin kopuştur. Dolayısıyla ara sıra eskiyi hatırlamak ve hatırlatmak da bir direniş biçimi diye düşündüğümden, Osmanlı Ramazanı’nı okuduğum kadarıyla aktarmak istedim.

        Karşıma çıkan ilk şey de Ramazan Medeniyeti oldu.

        Medeniyet kavramı kullanılıyor çünkü, Osmanlı İmparatorluğu'nda Ramazan ayı yalnızca dini bir vecibenin yerine getirildiği zaman dilimi olmanın ötesinde bir anlam taşıyor.

        Devletin idari mekanizmasından toplumsal yardımlaşma ağlarına, saray protokollerinden halk eğlencelerine kadar uzanan geniş bir sahada etkisini gösteren özgün bir Ramazan Medeniyeti söz konusu.

        Osmanlı’da Ramazan kültürünü anlamak için biraz araştırma yapınca hem dönem şahitlerinin eserlerinden hem de modern tarihçilerin incelemelerinden okuyunca Osmanlı’da Ramazan'ın sadece bir ibadet ayı olmadığını, aynı zamanda bir kamusal düzen ve estetik üretim alanı olduğunu görüyorsunuz.

        Osmanlı döneminde Ramazan üzerine yapılan çalışmalarda, İstanbul'un görsel ve sosyal belleğini kayıt altına alan Prof. Dr. A. Süheyl Ünver ismi ön plana çıkıyor. Ünver’in Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan ve 325 numaralı defter olarak bilinen 1962 yılına ait Ramazan günlükleri, Osmanlı’dan gelen geleneklerin Cumhuriyet dönemindeki izdüşümlerini, mahyaları ve mahalle kültürünü çizimlerle belgeleyen eşsiz bir kaynak.

        Abdülaziz Bey’in, Osmanlı Adet ve Merasimleri ile Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı adlı eserleri, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Ramazan'ın sosyal dokusunu, mutfak kültürünü ve eğlence hayatını ayrıntılarıyla sunan önemli kaynaklar.

        İlgilisine bu notları aktardıktan sonra devam edelim.

        Osmanlı edebi geleneğinde, Ramazan ayının gelişi Ramazaniyye adı verilen kasidelerle kutlanırdı. Divan şairleri tarafından kaleme alınan bu eserler, Ramazan'ın manevi atmosferini, hazırlıklarını ve toplumsal etkilerini sanatsal bir dille yansıtır.

        Koca Ragıb Paşa, şair Nedîm, Şeyh Galib ve Enderunlu Vâsıf gibi isimlerin yazdığı Ramazaniyye’ler, dönemin yaşam tarzına dair önemli ipuçları sunar. Özellikle Koca Ragıb Paşa’nın beytin son kelimesinden dolayı "iftariye" olarak anılan şiiri, bu türün tek örneği olarak dikkat çeker. Şairler, bu şiirlerde oruç, hilal, mahya, iftar sofraları ve bayram beklentisini işleyerek Ramazan'ın kültürel derinliğini pekiştirmişlerdir.

        Bu tür, 17. ve 18. asırda öyle revaç bulur ki Bahtî mahlasıyla şiirler yazan Sultan I. Ahmed Han da bir Ramazaniye kaleme almış ve Ramazan-ı Şerif’i selamlamıştır. Bu vesileyle Sultan I. Ahmed’in Ramazan’ın gelişiyle ilgili şu gazelini de paylaşayım.

        Merhabâ merhabâ meh-i Ramazân

        Merhabâ halka rahmet-i Rahmân

        Merhabâ verdi âleme ziynet

        Merhabâ ey müzeyyen-i devrân

        Sultan Ahmed’in merhabasına karşılık olarak, Eşrefoğlu Rumi’nin uğurlama kıtası da burada zikredilmeli. Zira gelişi coşkulu olan Ramazan’ın gidişi de hüzünlüdür.

        Elvedâ ey mâh-ı tâbân elvedâ

        Elvedâ ey mihr-i Yezdân elvedâ

        Elvedâ ey âfitâb-ı şer’i dîn

        Elvedâ ey mâh-ı tâbân elvedâ

        Gelelim huzur ve düzen konusuna. Osmanlı Devleti, Ramazan ayının huzur ve asayiş içerisinde geçmesini sağlamak için Tenbihname adı verilen resmi genelgeler yayımlardı. Bu belgeler, devletin dini ve toplumsal hayatı düzenleme yetkisinin Ramazan ayındaki en somut dışavurumuydu.

        Şaban ayının ortalarında yayımlanan tenbihnameler, halkın ibadetlerine daha sıkı sarılmasını, toplumsal ahlakın korunmasını ve kamusal alanın kutsal aya uygun hale getirilmesini hedeflerdi. Bu belgelerde yer alan hükümler, Müslüman tebaanın yanı sıra gayrimüslimleri de kapsayan genel bir toplumsal sözleşme niteliğindeydi.

        1834 tarihli tenbihnamede, Padişahın namaz için farklı camilere gideceği, halkın ise Padişaha karşı doğal ama saygılı davranması gerektiği vurgulanmış. 1859 tarihli bir başka belgede ise, devlet memurlarının mesai saatlerinin iftar ve namaz vakitlerine göre ayarlandığı, toplu taşıma araçlarının bu saatlere uygun hareket edeceği bildirilmiş.

        Osmanlı Devleti, Ramazan ayında artan gıda talebinin fiyat spekülasyonlarına yol açmaması için Narh sistemini devreye sokardı. Devletin piyasaya müdahalesi hem fakir halkı koruma hem de sosyal istikrarı sağlama gayesi taşırdı.

        Bu yüzden de Ramazan öncesinde ekmek, et, yağ ve diğer temel gıda maddelerinin fiyatları tek tek belirlenir ve Narh Defterleri’ne kaydedilirdi. Fırıncıların pişireceği ekmeklerin gramajı ve kalitesi padişah tarafından bizzat onaylanan numunelere göre denetlenirdi. Ramazan ayında ürünlere zam yapılması kesinlikle yasaktı. Aksine, hayırseverlik ve bereket anlayışı gereği fiyatların düşük tutulması teşvik edilirdi. Bu ekonomik kontrol, Ramazan'ın manevi ikliminin maddi sıkıntılarla gölgelenmesini önlerdi.

        Osmanlı sosyal adalet anlayışının en zarif yansıması kuşkusuz, Zimem Defteri yani veresiye defteri geleneğiydi. Bugünlerde de haber bültenlerinde ara sıra da olsa karşımıza çıkan bu uygulamada varlıklı kişiler, Ramazan ayında tanınmamak için tebdil-i kıyafetle esnaf dükkanlarına gider ve borç defterlerini isterlerdi. Defterden rastgele seçtikleri sayfaların borçlarını, “Silin borçlarını, Allah kabul etsin” diyerek öderlerdi. Bu uygulamada temel kural gizlilikti. Ne borcu ödeyen kimin borcunu sildirdiğini bilir, ne de borcu ödenen kişi kendisine bu iyiliği yapanın kim olduğunu öğrenirdi. Bu yöntem, yardımlaşmayı bir gösterişten çıkarıp saf bir dini ve insani eylem haline getirirdi.

        Sarayda Ramazan, devletin ihtişamıyla maneviyatın en üst düzeyde birleştiği bir dönemdi. Padişahın katıldığı dini merasimler ve ilmi toplantılar, imparatorluğun kurumsal dindarlığının zirvesini oluştururdu.

        Huzur Dersleri ya da Huzûr-ı Hümâyûn Dersleri, Ramazan ayının ilk on gününde padişahın huzurunda, imparatorluğun en seçkin alimlerinin katılımıyla gerçekleştirilen tefsir dersleriydi. Fatih Sultan Mehmed döneminde sadece Ramazan’a özel olarak olmasa da başlayan bu dersler III. Mustafa tarafından 1759'da bir kanunla kurumsallaştırılmış son halife Abülmecid dönemine kadar devam etmiş.

        Derslerin işleyişi son derece titiz bir protokole bağlıydı.

        Dersler bir mukarrir yani dersi anlatan, tefsir yapan kişi ve sayıları yedi ile onbeş arasında değişen soru soran ve müzakere eden alimlerden oluşurdu. Şeyhülislam tarafından liyakatlerine göre seçilen bu alimler, ilmiye sınıfının en üst tabakasını temsil ederdi.

        Dersler genellikle sarayın Çit Kasrı gibi bölümlerinde, ikindi namazından sonra yapılırdı. Padişah, alimlerin karşısında yüksekçe bir minder üzerinde diz çökerek oturur ve dersi büyük bir dikkatle takip ederdi. Bu tablo, devletin başındaki ismin ilim karşısındaki tevazusunu simgelerdi.

        Ramazan’ın on beşinci günü, Osmanlı saray hayatı için Hırka-i Saadet Ziyareti günüydü. Padişah, sadrazam ve devlet erkanı, Topkapı Sarayı'ndaki kutsal emanetler dairesini ziyaret ederlerdi. Bu ziyaret öncesinde daire gül sularıyla temizlenir, dualar edilir ve Peygamber Efendimize duyulan hürmetin bir nişanesi olarak hırka-i saadetin önünde ayakta durulurdu. Ziyaret sırasında kullanılan bezler kutsal kabul edilerek saklanırdı.

        Yine Ramazan’ın on beşinci günü, saray mutfağında hazırlanan binlerce tepsi baklava, törenle yeniçeri ortalarına dağıtılırdı. Baklava Alayı adı verilen bu tören, her on yeniçeriye bir tepsi baklava düşecek şekilde planlanırdı. Yeniçeriler, saray mutfağı önünde dizilerek baklavaları teslim alır ve davul zurna eşliğinde kışlalarına taşırlardı.

        Osmanlı'da Ramazan, ibadetlerin sanatsal bir boyut kazandığı bir dönemdi ayrıca. İstanbul camileri birer manevi görsel şölen içerisinde ışıklandırılırdı.

        Adını Osmanlı'daki Enderun Mektebi'nden alan bu gelenek, teravih namazının her dört rekatının Türk musikisinin farklı makamlarında kılınmasını öngörürdü. İlk olarak 1831 yılında Sultan II. Mahmud döneminde, saray baş imamı Zeynel Abidin Efendi tarafından kıldırılan bu namazda, müezzinliği Hamamizade İsmail Dede Efendi yapmıştı.

        Ramazan denilince aklımıza ilk gelen Mahya geleneği, Osmanlı döneminde ortaya çıkan ve minareler arasına yağ kandilleriyle yazı veya resim yapılarak icra edilen bir sanattı.

        İlk olarak I. Ahmed zamanında Sultanahmet Camii’nde başladığı rivayet edilen bu sanat, Ramazan’ın görsel sembolüydü. Mahyacılar, kandillerin asılacağı iplerin boylarını ve mesafelerini milimetrik olarak hesaplayarak gökyüzüne Hoş Geldin Ya Ramazan, Maşallah, Lâ ilâhe illallah gibi yazılar yazar veya gemi, cami, çiçek gibi figürler işlerlerdi. Ramazan'ın son günlerinde ise bu yazılar yerini Elveda veya El-Firak yani Ayrılık gibi hüzünlü mesajlara bırakırdı. Süheyl Ünver, bu sanatın teknik detaylarını ve 1931 yılına kadar hayatta kalan son mahyacıların listesini yayımlayarak geleneğin unutulmasını önlemiştir.

        Ramazan ayında Osmanlı toplumu, bir yardımlaşma seferberliği içerisine girerdi. İbadetin sosyal boyutu, özellikle yoksul ve kimsesizlerin korunmasıyla somutlaşırdı.

        Misafir ağırlama ve iftar sonunda ev sahibinin, misafirlerine diş kirası adı altında hediyeler takdim etmesi bir gelenekti. Bu hediye, misafirin ev sahibinin sofrasına gelerek ona sevap kazandırması ve bu sırada dişlerini yorması nedeniyle sunulan bir teşekkürdü.

        Camilerin önünde bulunan sadaka taşlarına zenginler gizlice para bırakır, ihtiyacı olanlar ise sadece ihtiyacı kadarını oradan alırdı. Bu sistem, alan ile verenin birbirini görmediği, onur kırıcı olmayan bir yardım modeliydi.

        Osmanlı'nın aşevleri olan imaretler, Ramazan boyunca yoksullara, öğrencilere ve yolculara her gün iftar ve sahur yemeği sunardı. Fatih Külliyesi gibi büyük imaretlerde her gün sofralar kurulur, özel günlerde yemeklere tatlı ve bal şerbeti eklenirdi.

        Ramazan geceleri, teravih namazından sahura kadar süren canlı bir sosyal hayata sahne olurdu. İnsanlar, gün boyu süren orucun ve ibadetin ardından bir araya gelerek sosyalleşirlerdi.

        Günümüzdeki Vezneciler Caddesi’nin başı ile Şehzadebaşı Camisi arasında kalan yer olan Direklerarası, İstanbul’un Ramazan gecelerindeki ana eğlence merkeziydi. Burada tiyatro sahneleri, kahvehaneler ve panayır alanları sahur vaktine kadar dolup taşardı.

        Muhtelif yerlerde Ramazan'ın en popüler gölge oyunu olan Karagöz ile Hacıvat oyunları sergilenirdi.

        Kimi kahvehanelerde yüksek bir yere oturan meddahlar, taklit ve hikaye anlatma sanatıyla kalabalığı eğlendirirdi.

        Bazı kahvehaneler Semai Kahvehaneleri olarak adlandırılırdı bu dönemde. Bu mekanlarda tanbur ve ney eşliğinde ilahiler okunur, âşıklar mani atışmaları yapardı.

        Ramazan, Osmanlı’da çocukların ve gençlerin dini ve kültürel eğitime dahil edildikleri bir süreçti. Oruç yaşına gelmemiş küçük çocukları bu ibadete alıştırmak ve onları teşvik etmek için öğlene kadar tutturulan yarım gün orucuna Tekne Orucu denirdi. Bu durum çocuklara bir tören havasında yaşatılır ve onlara hediyeler verilirdi.

        Bayramlıklarını ilk kez giyip sokaklarda gezen çocuklara Arife Çiçekleri adı verilirdi.

        Osmanlı'da Ramazan ayı, bireysel bir ibadet pratiğinin yanı sıra çok, devletin kudretini, toplumun yardımlaşmasını ve kültürel olarak estetiği harmanlayan kapsamlı bir toplumsal organizasyondu.

        Tenbihnamelerle sağlanan asayiş, narh sistemiyle korunan ekonomik denge, Huzur Dersleri ile yüceltilen ilim ve Enderun teravihi ile sanat…

        Bütün bunlar Ramazan ayının bir medeniyet ayı olarak adlandırılmasını sağlamıştı.

        Zimem defteri ve diş kirası gibi uygulamalar, sınıflar arasındaki uçurumları manevi bir zerafetle kapatmıştı.

        Osmanlı Ramazanları, modernleşme ile birlikte şekil değiştirse de hatta unutulsa da bugün yeniden bu ruh ayağa kalkıyor gibi. Modern zamanların kimlik bunalımına takılmamak için Ramazan medeniyetine hepimizin ihtiyacı var.