Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler İdris Kardaş Yarım milyon küçük kaşık
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Şubat 1966.

        O günlerde Milliyet gazetesinin başlığı şuydu. “Rockefeller Türkiye'ye Doğum Kontrolünde Önderlik Edebilir.”

        Peki nereden çıkmıştı bu şimdi?

        Her şey 1952'de başladı.

        John Davison Rockefeller 3rd, New York'ta Population Council'i (Nüfus Konseyi) kurdu. Kuruluş amacı açık ve netti. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde doğum kontrolünü yaymak, nüfus artışını dizginlemek.

        Amerika'nın çıkarları söz konusu olduğunda hesap basitti.

        Dünyanın dört bir yanında petrol vardı, maden vardı, zengin toprak vardı. Bu kaynakları sömürmek için o coğrafyalarda istikrar şarttı. İstikrar için de nüfusun yönetilebilir olması gerekiyordu.

        Rockefeller'in ana faaliyet alanının petrol olduğunu da aklımızda tutarsak, yeraltı zenginliklerini daha az insana bölmek, daha az insanla paylaşmak zorunda kalmak, bu işin en saf ve en açık motivasyonuydu.

        ABD'li şirketler bu kaynaklara sahip üçüncü dünyaya girebilmek için güvenli bir zemine ihtiyaç duyuyordu. O zeminin bozulmasının önündeki en büyük tehdit ise işsiz, yoksul ve hızla çoğalan nüfuslardı. Aç insan öfkeli olurdu. Öfkeli insan sokağa çıkardı. Yoksul sınıflar büyüdükçe sistem sorgulanırdı, pazar güvensizleşirdi, yatırım tehlikeye girerdi.

        Çözüm belliydi. O nüfusun büyümesini durdurmak.

        Bunu insani yardım, kadın sağlığı, aile refahı diye pazarladılar. Ama özünde bu, ticari çıkarın demografiye açık müdahalesiydi.

        İslam coğrafyasında nüfus artış hızı da teolojik olarak önemli bir meseleydi onlar için. Bununla birlikte Soğuk Savaş dönemleri olduğunu da göz önüne alırsak komünizm tehdidi de elbette çok önemli bir yer edinmişti bu çalışmaların yapılmasında.

        Dixie Cup şirketinin kurucusu Hugh Moore, aynı yıllarda Rockefeller'e yazdığı bir mektupta şu ifadeleri kullanıyordu.

        “Biz temel olarak doğum kontrolünün toplumsal ve insani boyutları ile ilgilenmiyoruz. Biz komünistlerin yeryüzünü fethetmek için aç insanları kullanması ile ilgileniyoruz.”

        Batı’nın komünizm korkusu bugünden bakıldığında çok anlaşılabilir görünmeyebilir kimimiz için ama o dönem bu tehdit ABD için varlık yokluk meselesiydi.

        Nüfus Konseyi hızla büyüdü. 1955'te Hindistan'a, 1959'da Pakistan'a uzman heyeti gönderdi. 1961-1965 yılları arasında Tayvan, Tunus, Güney Kore, Türkiye, Tayland, Filipinler, Kenya, Fas ve İran'a aile planlaması desteği verdi.

        Türkiye 1961'de bu listenin içindeydi.

        Konsey Başkanı Dr. Frank Notestein Şubat 1963'te Ankara'ya geldi. Bir ay sonra Dr. Corsa başkanlığındaki uzman heyeti geldi.

        “Nüfus Planlaması Programı İçin Türkiye Cumhuriyeti Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına Sunulacak Rapor ve Tavsiyeler” adında bir belge hazırladılar.

        Konseyin Türkiye için ayırdığı bütçe 140 bin dolardı. Ama para şarta bağlıydı elbette. Önce nüfus planlaması kanunu çıkacaktı. Bu paranın bugünkü karşlığı da çok yüksek değil esasında. Ancak o dönem her kuruş çok değerli.

        Aynı şartı USAID, Ford Vakfı ve İsveç hükümeti de koydu. Hatta İsveç şartını somutlaştırdı. Yasa çıkarsa 500 bin İsveç Kronu değerinde kontraseptif (gebelikten korunmayı sağlama amacıyla kullanılan yöntemler) verilecekti.

        Bu klasik bir dış baskı mekanizmasıydı. Değişim dışarıdan dayatılmış gibi görünmüyordu, bilakis kendi isteğiyle gerçekleşiyor algısı oluşuyordu.

        10 Nisan 1965'te 557 sayılı Nüfus Planlaması Hakkındaki Kanun meclisten geçti. Kanunla birlikte gebeliği önleyici araçların ithali, dağıtımı ve propagandası yasal hale geldi.

        Sonrasında da para geldi.

        Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi'nde konumuzla ilgili bir mektubu burada anlatmakta fayda var. Tarihi 21 Ekim 1966. “Aile Planlaması Hakkında Amerikalı John D. Rockefeller 3rd Tarafından Başbakana Gönderilen Mektup.”

        Rockefeller, hızlı nüfus artışını frenlemek için bir bildiri hazırlamıştı. Dünya başbakanları bu bildiriyi imzalarsa ABD Başkanı Lyndon Johnson da imzasını koyacaktı. 30 Kasım'daki ikinci mektupta Rockefeller imzacı adaylarını sıralıyordu. Hindistan, Pakistan, Güney Kore, Japonya, Tunus, Türkiye, Fas, Kenya, Şili, Kolombiya, İsveç, Finlandiya, Yugoslavya ve daha fazlası.

        Bu liste bir harita gibi okunabilir. Soğuk Savaş'ın hassas coğrafyaları, Müslüman ülkeler ve gelişmekte olan dünya.

        Süleyman Demirel bunu imzalamadı.

        7 Ocak 1967'de şu cevabı gönderdi:

        “Çabalarınızı hayranlıkla ve bütün kalbimle desteklememe rağmen bu metne imza koymama maalesef imkân yok; zira son derece hassas böyle bir işin başbakanlar değil, uluslararası teşkilâtlar, meselâ Birleşmiş Milletler tarafından yapılmasının daha doğru olacağını düşünüyorum.”

        Rockefeller 31 Ocak 1967'de Demirel’e yanıt verdi ve mektubunu şu cümleyle kapattı.

        “Ülkenizdeki aile planlaması programını dünya liderleri de uygulama cesaretini gösterdikleri takdirde insanlığın hayat kalitesinde önemli bir ilerleme sağlanmış olacaktır.”

        Demirel bildiriyi imzalamadı. Ama Türkiye'deki program durmadı. Hindistan, İsveç, Tunus ve Yugoslavya başbakanlarının da aralarında bulunduğu 12 dünya lideri bildiriyi imzaladı. Türkiye listede eksikti ama uygulamalarda eksik değildi.

        1974 sonrasında tablo sistematik bir boyut kazandı.

        USAID Türkiye'yi nüfus yardımı kapsamına aldı. Yardımın odağı, doğum kontrol için araçların tedariki ve teknik altyapıydı.

        Sonuç inanılmaz bir orandı. 1995 yılına kadar Türkiye'deki hastanelere, sağlık ocaklarına ve aile planlaması merkezlerine giden doğum kontrol araçlarının yaklaşık yüzde 90'ı USAID kaynağından geliyordu.

        Bu çok açık bir bağımlılıktı.

        1992'de ABD destekli “Turkey Contraceptive Social Marketing” adlı girişim başlatıldı. Bir yılda 2,1 milyon kutu doğum kontrol hapı satıldı. Sahada ise şunlar yaşandı. Sağlık ocakları ücretsiz hap, spiral ve kondom dağıtım üslerine dönüştürüldü. BM Nüfus Fonu ve USAID'den maddi ve teknik destek alındı. Eğitimli ebeler köylere kadar giderek ailelere bilgilendirme yapıyordu.

        Bilgilendirme dediysem kerhen öyle. Çünkü bu ziyaretler karşılıklı bir fikir alışverişi değildi. Tek yönlü bir ikna operasyonuydu. Köydeki kadına söylenen şey belliydi. Az çocuk, mutlu aile. Az çocuk, sağlıklı çocuk. Az çocukla daha iyi yaşarsın.

        12 Eylül darbesinin ardından süreç yeni bir ivme kazandı. 1983'te çıkarılan kanunla kürtaj 10 haftaya kadar isteğe bağlı yasal hale getirildi. Cerrahi sterilizasyon aile planlaması yöntemleri arasına eklendi. O dönemde yılda 500 bin civarında kürtajın yapıldığı tahmin ediliyordu. Yasama bu gerçeği meşrulaştırdı.

        PTT o yıllarda, Aile Planlaması ve Ana Çocuk Sağlığı konulu pul serisi çıkardı. Pul üzerindeki cümle tarihe geçti.

        “Az çocuk, mutlu ailedir.”

        1965 tarihli bir gazete başlığı ise şöyleydi.

        “Nüfus Artışı Hızı Durdurulamazsa Türk Halkı 1980'de Aç Kalacak.”

        Korku. Tam anlamıyla bir korku politikasıydı bu.

        Devlet afişlerinden broşürlere, televizyon dizilerinden reklamlara uzanan zincir birbirini besliyordu. Sloganlar çeşitliydi ama mesaj tekti.

        Nüfus arttıkça ekmek küçülür. Ülke kalkınsın, nüfus yavaş artsın. Bakabileceğin kadar çocuk sahibi ol.

        Kalabalık aileler sessiz sedasız kodlandı.

        Geri kalmışlık, taşralılık, eğitimsizlik.

        Modern ve başarılı olan az çocukluydu. Şehre yeni göç eden, kendini ispat etmek isteyen insan kitlelerine sunulan ideal aile modeli iki çocuklu çekirdek aileydi. Hem ulaşılabilir hem arzulanabilir hem de nüfus politikasının tam istediği biçimde.

        Filmler, diziler hep böyle kurgulanmaya başlandı.

        Cumhurbaşkanı Erdoğan, Haliç Kongre Merkezi'ndeki Aile ve Nüfus 10 Yılı Vizyon Tanıtım Programı'nda bu tarihin özünü şu sözlerle özetledi dün.

        “Bilhassa yaşı 50'nin üzerinde olanlar çok iyi hatırlayacaklar. Ülkemizde yıllarca şöyle bir propaganda yağmuruna tutuldu. Bize nüfusla kalkınma arasında birbirine zıt bir ilişkinin olduğu söylendi. Nüfus kontrol politikalarını bir tabu hâline getirerek en küçük bir aykırı sese, fikre müsaade etmediler. Ayrıca aileyi değersizleştirirken çok çocuklu aileleri cehaletle, taşralıkla, yobazlıkla suçladılar. İstanbul'un göbeğindeki hastanelerde sırf ücret ödenmediği için cenazeler rehin alınırken, sağlık sisteminin iyileştirilmesi için kullanılması gereken kaynaklar dışarıdan reçete edilen nüfus kontrol politikalarıyla çarçur edildi.”

        Cumhurbaşkanı Erdoğan 2007'de en az üç çocuk dediğinde kıyametler koptuğunu, hayat tarzına müdahalecilik suçlamalarıyla karşılaştığını hatırlattı.

        “Sonuçta ne oldu? Aradan geçen sürede üç çocuk çağrılarımızın haklılığı ispat edilmiş oldu.”

        Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir ise bu tarihin kurumsal dilini kurdu Vizyon toplantısında.

        “Modern dönemde, insanı merkeze almayan, onu sadece yük olarak gören yaklaşımlar ortaya çıktı. Bu anlayış, ülkemizde de nüfusu, aileyi ve doğurganlığı dar bir ekonomik bakışla ele alan bazı uygulamalarla kendini gösterdi.”

        Bakan Özdemir, 2026-2035 dönemini kapsayan “Aile ve Nüfus 10 Yılı” vizyonunun bu anlayışa karşı verilmiş kararlı bir yanıt olduğunu vurguladı. Türkiye'nin İslam İşbirliği Teşkilatı nezdinde aynı dönemin “Aile ve Nüfus 10 Yılı” ilan edilmesine öncülük ettiğini ve Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Nijerya'nın 2026'yı "Aile Yılı" ilan ederek bu yaklaşımı benimsediğini açıkladı.

        Rockefeller, Türkiye’nin doğum kontrol konusunda Müslüman ülkelere örnek olmasını istiyordu. Bugün tam tersi ailenin korunması ve nüfus artışı konusunda Türkiye Müslüman ülkelere örnek oluyor.

        Güncel rakamlara göz atarak bitirelim.

        Doğurganlık hızı 2017'de nüfusu yenileme eşiği olan 2,1'in altına indi. 2024'te 1,48'e geriledi.

        Doğurganlık hızının 2,1'in altında olduğu il sayısı 2014'te 52 iken bugün 71'e çıktı.

        Türkiye'nin yüzde 88'i nüfusunu yenileyemeyen bir şehirde yaşıyor. İlk evlilik yaşı erkeklerde 28,5'e, kadınlarda 26'ya yükseldi. Ortanca yaş 34,9. Yaşlı nüfus oranı yüzde 11,1. Kırsalda yaşayan yaşlı nüfus, artık çocuk nüfusunu geçmiş durumda.

        Erdoğan bu tabloyu şu sözlerle özetledi: “Sofralardan 10 yılda yarım milyona yakın küçük kaşık eksildi.”

        Türkiye'deki doğurganlık düşüşü yıllarca modernleşmenin doğal sonucu olarak sunuldu.

        Ama işin esasında devlet arşivlerinde Rockefeller'in Demirel'e mektubu var. Ankara'ya gelen Population Council heyeti ve 140 bin dolarlık şart var. PTT'nin “Az çocuk, mutlu ailedir” pulu ve USAID'in yüzde 90'lık kontraseptif temini var. Hepsinin üstünde de ABD’nin ve Batı’nın sömürgeci çıkarları var.

        Bir politikanın etkisini anlayabilmek için neden yapıldığını da bilmek gerekiyor. Ve bu sorunun cevabı, biz insani kaygıyla değil stratejik çıkarlar için çalışıyoruz diyen o belgelenmiş itirafta, Rockefeller'in Demirel'e yazdığı o arşivlik mektupta yazıyor.

        Tarihin bu yarısını okumadan bugünü anlamak mümkün değil.

        Yarım milyon küçük kaşık eksik evlerimizde. Ne kadar da yoksuluz aslında.