Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler İdris Kardaş Çıkarma gemimiz yokken...
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Türkiye’de askeri tıp akademisinden mezun olduktan sonra bir helikopter ile Kıbrıs Türk Alayı’na baştabib olarak geldim. O dönemde Türk alayı ile Rum alayı birbirlerinden yüz metre mesafedeydi. Birçok yaralı geliyordu. Eşimi, küçük iki çocuğum ile 3 aylık oğlumu Lefkoşa’nın Kumsal adı verilen bölgesinde kiraladığımız bir eve yerleştirmiştim.

        24 Aralık 1963 tarihinde askeri hastaneye yaralı Türkler gelmiş onlarla ilgileniyordum. Katliam olduğu zaman birkaç gündür eve uğramamış ve ailemden haber alamamıştım. Evimizin yakınında kalan bir Türk çoban geldi ve Rumların Türk subaylarının ailelerine saldırdığını söyledi. Ne olduğunu anlamadık. Hemen eve gitmek istedim ama alay komutanı izin vermedi.

        O günlerde Türkiye ile telefon haberleşmesi kesikti. Ailemin cenazelerini Elazığ’da doğduğum yerde toprağa vermek istedim. Büyükelçi bana Türkiye ile telefon bağlantısı olmadığını söyledi. Dolayısıyla uçak gelemiyordu. Haber veremiyorduk. Sonunda Türkiye'den iki uçak geldi ve yaralılar ile cenazeleri aldı. Çocuklarım hala kanlar içindeydi. Ellerimle yıkadım. Aile kabristanına çocuklarımı ve eşimi gömdüm.

        Bu sözler Aralık 1963'te Kıbrıs Lefkoşa'da eşi ve üç çocuğu saklandıkları banyoda küvette vahşi çeteci Rumlar tarafından katledilen tabip binbaşı Nihat İlhan'ın sözleriydi. Kendisi o günü böyle anlatmıştı daha sonra. Kendisi evde yokken eğer bir hadise gerçekleşirse evin tenha bir köşesine saklanmalarını söylemiş, sonra da yaralıları tedavi edeceği görev yerine gitmişti. Anne ve üç çocuk küvette birbirilerine sarılı haldeyken katledilmişlerdi. Bizlerin bakmaya çekindiği o küvetteki görüntüyü Nihat İlhan, 2016 Kasım ayında 92 yaşında hayatını kaybedene kadar hep yüreğinde taşımıştı.

        Tarihe Kanlı Noel olarak geçen bu hadise Türkiye'de büyük bir infiale yol açmıştı. Kıbrıs karışmış, Türkiye'de öğrenciler, Ordu Kıbrıs'a sloganlarıyla yürüyordu. Dolayısıyla Kıbrıs'a yönelik bir harekat yapmak gerekiyordu.

        Bu süreçte Rumlar da Cumhurbaşkanları Makarios'un çağrısıyla 25 bin kişilik yeni bir ordu kuruyorlardı. Türkiye'nin de savaşa yönelik hazırlıkları vardı. 27 Mayıs darbesinin üzerinden henüz 4 yıl geçmişti ve Başbakan İsmet İnönü'ydü.

        Kıbrıs semalarında Türk jetleri uçuyor ancak kara harekatı için çıkarma gemileri gerekiyordu. Genelkurmay'dan gelen gizli bir belge tam da bu konuyla ilgili İsmet İnönü'nün masasındaydı.

        “Böyle bir müdahaleye askeri bakımdan imkan yoktur.”

        Gerçekten de o sıralar Türkiye'nin böyle bir imkanı yoktu.

        Öncelikle ve en temel araç olan çıkarma gemisi yoktu. İskenderun limanında tüm şileplere el konulmuştu ancak bu kez de binlerce askerin hayatını kaybetmesi söz konusuydu. Bu şileplerin kara harekatı için kullanılacak araçları taşıma kapasiteleri zaten yoktu. Yüklense dahi sonrasında indirme şansları yoktu.

        Araçlar bir yana askerlerin dahi Kıbrıs’a çıkarılması teknik olarak mümkün değildi bu gemilerle.

        Türkiye çaresiz beklemişti.

        Olaydan birkaç ay sonra Ağustos 1964’te bu kez Rumlar, adanın kuzeybatısındaki Erenköy bölgesine hücumbotlarla denizden, tanklarla da karadan saldırdı. Kıbrıslı Türk mücahitler dar bir çemberde sıkışmıştı.

        Türkiye, garantörlük hakkını kullanarak hava gücünü devreye soktu. Eskişehir 112. Filo Komutanlığı'ndan dörtlü kol hâlinde F-100 savaş uçakları Kıbrıs'a gitti. Kolun başında Hava Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel vardı.

        Hava harekatına İncirlik üssünden katılan Emekli Hava Pilot Tümgeneral Kaya Konakkuran o günleri şöyle yazmış anılarında.

        “Güneye kalkış pist başında silahlar kuruldu, pimler çekildi, bir an evvel kalkmak için silahçılara acele etmeleri için işaretler ediyordum, onlar da OK işareti yapıyorlardı. Neyse sonunda piste girdik. Tam kontrolleri yapacaktık ki, içinde rütbeli Amerikalı subay ve astsubaylar olan bir Amerikan Pick-up aracı önümüzü kesmek için pistin içine girdi ve 4’lü kolun önünde enlemesini durdu ve bize geri dönün anlamına gelen işaretler yapmaya başladı. Lider bu durumu derhal kuleye rapor etti ve Kuvvet Komutanına durumun bildirilmesini, emir beklediğimizi bildirdi. Aradan yanılmıyorsam 1 dakika dahi geçmeden Kuvvet Komutanı emri bildirildi. “Egzostunuzu çevirerek aracı oradan kovalayın, icap ederse devirin ve zamanında göreve kalkın.” Buradan anlaşılıyordu ki Kuvvet Komutanı da kulede durumu yakından izliyordu. Bizim egzost çevirme manevramız daha sonuçlanmadan Amerikan aracı pist dışına çıkarak kaçmaya başladı. Uçaklarımız düzelterek tek tek kalkışa başladık, ben 4 numara yerden kesildiğimi rapor ettiğimde özel frekansa geçtik, bizi artık ancak Tanrı geriye döndürebilirdi.”

        8 Ağustos 1964. Topel ikinci dalışını yaparken uçağı yerden açılan 40mm'lik uçaksavar ateşiyle vuruldu. Paraşütle atladı. Cengizköy yakınlarına sağ indi. Üç Rum askeri onu yakaladı. Uluslararası savaş hukuku gereği esir muamelesi görmesi gerekirken, hunharca işkenceye uğradı. Türkiye'nin yoğun diplomatik girişimleri sonucunda naaşı ancak 12 Ağustos'ta teslim alınabildi. Sakızağacı Hava Şehitliği'ne defnedildi.

        Bu ölüm, iki gerçeği aynı anda ortaya çıkarıyordu. Türkiye hem kararlıydı hem de çaresizdi. Havadan savaşabiliyordu ama denizden çıkaramıyor, karadan tutamıyordu.

        Mayıs 1965’e gelindiğinde artık halk devletin zor durumda olduğunu farketmişti.

        Artık Türkiye'nin askeri araç ve gereçlerini kendi kaynakları ile sağlamak gerektiği tartışılıyordu. Dönemin Cumhuriyet gazetesi de okuyucularının bu konuda başvuruları üzerine “Başkalarının Vermediğini Millet Yapar” sloganı altında bir kampanya düzenledi. Kampanya çok büyük ses getirdi. Anadolu’nun her yerinde halk seferber olmuş ve Kıbrıs için savaş gemileri, çıkarma gemileri yapılması için ziynet eşyalarını satıyor, maaşlarını bağışlıyordu.

        Mesela Aşık Veysel de o dönem kampanyaya katılmış ve gazete manşetinde şu haberle yer almıştı. “Ünlü saz şairi Aşık Veysel “Vatani hizmet” tertibinden alacağı ilk aylığı “Millet yapar” kampanyasına bağışlamıştır.”

        Dönemin Başbakanı Suat Hayri Ürgüplü birkaç gün sonra bizzat halka donanmaya bağış kampanyasının başlatıldığını duyurdu. Hemen sonrasında da “Türk Donanma Cemiyeti” kuruldu. Cemiyet "Millet Yapar" kampanyasını devraldı ve sürdürdü.

        Cemiyetin “Kendi gemini kendin yap” programı çerçevesinde ürettiği envanter şöyleydi.

        10 avcı bot, 12 LCU tipi, 20 LCM tipi çıkarma gemisi inşası ile TCG Berk ve TCK Peyk refakat muhripleri.

        Aradan yıllar geçti ve Kıbrıs’a tekrar müdahale edilmesi gereği doğdu.

        20 Temmuz 1974 sabahı Kıbrıs'a yapılan o ünlü harekâtın 32 parça çıkarma gemisi 1965’te halkın topyekün desteği ile başlayan “Millet Yapar” kampanyası sonucunda yapılan gemilerdi.

        Artık Türk askeri Kıbrıs’a çıkabiliyordu ve orada yeni katliamlarının yaşanmaması için kutsal nöbetine başlamıştı.

        Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen SAHA Expo 2026’daki yeni nesil silahları izlerken ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın orada yaptığı konuşmayı dinlerken düştü bu konu aklıma. “Nereden nereye” sözünün ete kemiğe bürünmüş halini yaşıyoruz bugün gerçekten de.

        Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu sözleri geldiğimiz yeri görmemiz bakımından değerli.

        “Konvansiyonel güç unsurlarının yerini çok katmanlı ve entegre sistemlerin aldığı bu yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri hiç kuşkusuz Türkiye'dir. Bugün Türkiye yeni nesil milli muharip uçağını, insansız savaş uçağını, helikopterini, İHA'sını, SİHA'sını üreten, elektronik harp sistemlerini, uydu teknolojisini, harp savunma sistemini, radarını geliştiren, tankını, roketini, füzesini, zırhlı araçlarını, savaş gemisini, insansız deniz araçlarını imal ve inşa eden, velhasıl denizin derinliklerinde uzayın boşluğuna kadar her kademede kendi imzasını taşıyan yazılım, platform ve sistemleri kendi yapabilen bir ülkedir. Türkiye, istiklal ve istikbaline kastetme cüretini gösterecek her muhasım unsurun bileğini bükecek kudrete ve kuvvete ziyadesiyle sahip bir devlettir.”

        Buralara kolay gelinmedi. Verdiğimiz şehitlerle, gazilerle, halkın fedakarlıklarıyla Türkiye çok büyük bir imtihandan geçti son yüzyılda. Ancak gerçekten çok önemli bir aşama kat ettik ve bugünlere gelebildik. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iktidara gelir gelmez savunma sanayi konusundaki kararlı ve vizyoner duruşu son 15-20 yılda Türkiye’yi birkaç yüzyıl ileriye taşıdı desek abartmış olmayız.

        Vefa yüklü bir notla bitireyim.

        Cumhurbaşkanı Erdoğan Kıbrıs’ta banyoda küvette şehit edilen çocukları ve annelerini hiçbir zaman unutmadı. Katliamdan 60 yıl sonra Mavi Vatan'da milli sondaj görevi yapan 3 gemiye şehit kardeşlerin adlarını verdi. Murat İlhan, Kutsi İlhan ve Hakan İlhan. Daha sonra bir başka gemiye de Anneleri Mürüvvet İlhan adı verildi.