Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Bernstein üzerine bir hayran filmi: 'Maestro'

        ‘Maestro’ özünde bir Leonard Bernstein güzellemesi… Evet, görünürde 20. Yüzyıl Amerikan müziğinin en büyük besteci ve orkestra şeflerinden biri olan Bernstein ile aktris eşi Felicia Montealegre’nin ilişkisine odaklanan bir film seyrediyoruz. Film boyunca, ilk tanışmalarından evliliklerine kadar uzanan bir hat üzerinde yıllar süren ilişkilerinden kesitler izliyoruz. Ama bana sorarsanız, her şeyin temelinde bu ilişkiden ziyade Bernstein’ın (1918 – 1990) sanatçı kişiliğine ve eserlerine saygı duruşunu öne çıkaran bir ‘hayran filmi’ var.

        Projenin ardında Hollywood’un simgeleşmiş isimlerinden iki usta sinemacı Martin Scorsese ve Steven Spielberg’in olduğunu biliyoruz. Belli ki onlar da Bernstein hayranı. Ama böylesi bir biyografi filminin yönetmenliğini bizzat üstlenip üstlenmeyeceklerinden pek emin değilim. Çünkü her ikisinin de filmlerinde dramatik çatışmaların çok sağlam olduğunu biliriz.

        ‘Maestro’ içinse aynısını söylemem olası değil. Yönetmen Bradley Cooper’ın Josh Singer ile birlikte yazdığı senaryo, Leonard Bernstein (Bradley Cooper) ve Felicia Montealegre’nin (Carey Mulligan) ilişkisini merkeze alan bir dramatik yapı kuruyor. Bernstein’ın yükseliş döneminin hemen başında tanışıp âşık oluyorlar. Aralarındaki aşk iyi anlatılsa da aile kurma motivasyonları adeta pas geçiliyor. Öyle ki, birden karşımıza çocuklu, mutlu, sıcak bir aile tablosuyla çıkıyorlar. Tüm bu süreçte iki eş olarak yaşadıkları psikolojik dinamiklere uzak kalıyoruz. Tek anladığımız, uzun süre her şeyin çok yolunda gittiği… Bernstein üretmeye devam ediyor. Felicia Montealegre anneliğin yanı sıra oyunculuk kariyerini sürdürüyor ve eşinin kariyerine elinden gelen desteği veriyor. Dolayısıyla, ‘Maestro’ uzun süre mutluluğun, aile huzurunun filmi olarak çatışmasız şekilde devam ediyor. Peki, bir aile filmi mi? Çocuklar duygu ve düşünceleriyle biraz daha filmin içinde olsalar belki… Ama aile sıcaklığını ve evlat sevgisini temsil etmenin dışında filmde önemli bir dramatik işlevleri yok.

        Kuşkusuz, film boyunca bazı dramatik çatışmalar çıkıyor karşımıza. İlki ve en önemlisi, Bernstein’ın hayatının belirli dönemlerinde evlilik dışı ilişkilere girmesinin eşi üzerindeki etkileri... Ama filmin ilk 50 dakikasına kadar varlığını pek belli etmeyen bir çatışma bu... Üstelik Felicia’nın tüm bu süreci en başından itibaren içten içe nasıl yaşadığı konusunda film aşırı derecede ketum davranıyor. Bernstein’in biseksüelliğinden ziyade evlilik dışı ilişkilerine tepki gösterdiğini anlıyoruz. Biseksüel biriyle evli olduğunu kuşkusuz biliyor. İlk başta emin olamadığımız şey, Felicia’yı rahatsız edenin tam olarak ne olduğu? Bernstein’ın genç erkeklerle olan gönül ilişkileri mi, yoksa onları herkesin gözü önünde yaşaması mı? Bernstein’a, büyük kızı Jamie’nin (Maya Hawke) kulağına gelen dedikodulardan söz ettiği sahne, bu sorunun yanıtını netleştiriyor. Asıl kriz ise Bernstein’in genç Tommy (Gideon Glick) ile tanışmasıyla başlıyor ve giderek büyüyor.

        Bernstein’ın evlilik dışı ilişkilerini sürdürmek ile Felicia Montealegre arasında kalması da bu dramatik çatışmanın parçası olarak görünüyor. ‘Görünüyor’ diyorum çünkü Bernstein uzun süre böyle bir iç çatışması yokmuş gibi yaşıyor. Mesela tanıştıklarında Felicia’ya duyduğu aşkın, diğer her şeye ağır bastığını görüyoruz. Çünkü müzisyen David Oppenheim (Matt Bomer) ile ilişkisinin kendisi için hiçbir bağlayıcılığı yokmuş gibi davranıyor. Evliliği sürerken parkta David ile karşılaşmalarından ve yaşadıkları duygusal anların ardından eşine, Edna St. Vincent Millay’in şiirinden örnek vererek, müzisyen olarak içindeki yaşam sevincini kaybetmemesi gerektiği anlamına gelen şeyler söylediği sahne, kuşkusuz anahtar nitelik taşıyor. Bernstein’ın bir önceki sahnede David ile konuşurken karşı kaldırımda kendisine bakanlardan ve televizyondan tanıyan insanlardan söz etmesi, cinsel yönelimlerini açıkça yaşama konusundaki endişelerini ima ediyor. Bu iki sahne hariç film, Bernstein’ın iç çelişkilerini pek kurcalamıyor ve hakkıyla ele alamıyor.

        Evliliğin ilerleyen dönemlerinde çok eşli hayatı nedense daha açık şekilde yaşamayı arzuladığını görüyoruz. New York’ta seyircilere açık orkestra prova sırasında Bernstein, sahnede ‘artık hayatını istediği gibi yaşamaktan’ söz ederek ilişkilerini inkâr etmeyeceğini ima ediyor. Ama bu önemli değişimi nasıl yaşadığını pek anlamıyoruz. Dolayısıyla, filmde iç çatışmalar veya ikilemlerden ziyade tercihler ve kararlar ağır basıyor. Gerçi birçok sahnede edebi ve teatral diyaloglar dinliyoruz; çiftin yaşadığı acıları, sıkıntıları, yoğun duyguları görüyoruz ama yine de ikisinin iç dünyasında kopan fırtınalara çok yakın değiliz.

        Felicia Montealegre ile Bernstein arasındaki sorunları öyle çok fazla deşmeyen, çatışmaları çabuk bitiren iyi niyetli bir yaklaşımı var filmin. Belli ki asıl amaç çiftin sorunları ve çatışmalarında derinleşmekten ziyade iki karaktere de saygı duruşunda bulunmak. Kaldı ki, filmin önceliği evlilik dramı değil, başta da yazdığım gibi Bernstein’ın müzikal dehasını vurgulamak… Açılış sahnesinde ‘A Quiet Place’ adlı operasından piyanoyla çaldığı notalardan itibaren film boyunca Bernstein’ı işine âşık bir orkestra şefi, tutkulu bir besteci ve ilham verici bir müzik eğitmeni olarak görüyoruz.

        Buna karşılık, filmde Bernstein’ın müzik insanı olarak derinlikli bir portresinin çıkarıldığını söyleyemem. Çocukluk, aile ortamı, gençlik ve yetişme dönemlerine hiç girmeyen bir filmden ‘sanatçı portresi’ çıkarmasını beklemek kolay değil zaten. Müziğinin kökenleri, esinlendiği kaynaklar, besteci ve orkestra şefi olarak onu çağdaşlarından ayıran yanları yok filmde… Bir sahnede tecrübeli orkestra şefi Serge Koussevitzky (Yasen Peyankov), müzikallerden ve film müziklerinden uzak durmasını, ismini değiştirmesini, sadece orkestra şefi kariyerine odaklanması gerektiğini, ancak o şekilde tarihe geçebileceğini söylüyor. Yahudiliğini belli eden aile isminden vazgeçmeyen Bernstein’ın bu öneriyi dikkate almadığını ve kariyerini çok yönlü olarak sürdürdüğünü biliyoruz; ama film bu tercihin nedenlerine pek girmiyor. Bernstein, ‘çok şey yapmak istediğini’ ama bestecilik ile icracılığın birbirine zıt düştüğünü söylüyor. Bestecinin yalnız, icracının ise sosyal biri olması gerektiğini; ikisini birden yapmaya çalışmasının kendisine iyi gelmediğini ima ediyor. Ama, bana sorarsanız, film tüm bu müzikal konuların hiçbirinde derinleşemiyor. Muhalif kişiliği nedeniyle FBI’ın yıllar boyunca onun etkinlikleri hakkında sayfalarca rapor tuttuğu hakkında da bir şey yok filmde.

        Asıl önemlisi, tüm filmi kontrol eden güçlü bir ana fikirden söz etmek mümkün değil. Bradley Cooper’ın Bernstein’dan alıntıladığı ‘Sanat eseri sorulara yanıt vermez, sorular sorar ve eserin temel anlamı, çelişkili yanıtlar arasındaki gerilimde saklıdır’ epigrafına fazlasıyla kapılıp gittiğini ve filmini birbirinden kopuk sekanslar, fikirler, belirsizlikler, çelişkiler içinde kurduğunu düşünüyorum. Belki de bu nedenle filmi odaksız bulduğumu, hikâye örgüsünden ve Bernstein hariç diğer karakterlerden etkilenmediğimi söyleyebilirim.

        Öte yandan, biyografik bir müzik filmi olarak kayda değer olduğunu inkâr edemem. Bradley Cooper’ın tutkulu yönetmenliğinin filmi seyre değer kıldığını düşünüyorum. Cooper’ın bizzat seçtiği Bernstein eserleri eşliğinde müziğin ve görselliğin baştan sona öne çıktığı biçimci bir deneme ‘Maestro’… 25 yaşındaki Bernstein’ın hayatını değiştiren o meşhur telefon konuşmasıyla başlayan çekim mesela… Bernstein’ın, ilk anda tiyatro salonunu anımsatan ama daha sonra yatak odası olduğunu anladığımız mekândan New York Filarmoni’yi yöneteceği Carnegie Hall’a, yani başarılarla dolu geleceğine koştuğu etkili bir sahne izliyoruz.

        Felicia ile birlikte Serge Koussevitzky ile yaptıkları ciddi konuşmadan kaçıp bir anda kendilerini ‘On the Town’ müzikalinin içinde dans ederken bulmaları da dikkat çekici başka bir sahne. Burada sembolik olarak Yahudilerin acılarla dolu Avrupa geçmişinden kaçıp Amerikan popüler kültürüne, hayal dünyasına sığınıyorlar ama aynı dünyanın onları birbirinden ayırmaya çalıştığını görüyoruz.

        Anlattığım sahneler, filmin gerçekçi biyografik dramdan ziyade yönetmenliğin ağır bastığı biçimci bir müzik filmi olduğunun açık kanıtları… Cooper ve görüntü yönetmeni Matthew Libatique’in filmi 35 mm formatında, iki ayrı renk paleti ve iki farklı kadraj ölçüsüyle çekmesi, bu biçimci yaklaşımın yansıması. 1.85:1 formatındaki açılış ve kapanış sahneleri hariç, Cooper tüm filmi eski usul dar format olan ve olayların geçtiği 1940’lı yılları akla getiren 1.33:1 ile çekiyor. Bernstein ve Felicia’nın evliliklerinin aşkla dolu olarak geçen ilk dönemini siyah beyaz olarak seyrediyoruz. 1950’lerin ortalarına geldiğimizde, rengin filme girmesiyle birlikte aralarındaki sorunlar başlıyor.

        Cooper’ın oyunculuk performansı, yönetmenliğinden aşağı kalmıyor; Bernstein rolünde bence kariyerinin şu ana kadarki en iyi işini çıkarıyor. Bernstein’ı tanımayan, özellikle orkestra yönetirken müziği içinde nasıl hissettiğini bilmeyen biri, Cooper’ın yorumunu ilk bakışta abartılı bulabilir. Özellikle de bir katedralin içinde Mahler’in ikinci senfonisini yönettiği sahnede… Ama filmin sonundaki belgesel görüntülerden anlaşılabileceği gibi Cooper’ın, beden diliyle karakterini çok iyi yakaladığını görüyoruz. Kazu Hiro’nun imzasını taşıyan protez burnun ve yaşlılık makyajının başarılı olduğunu düşünüyorum. Carey Mulligan’ın da Felicia Montealegre’de iyi bir performans çıkardığı inkâr edilemez.

        Oyunculukları, yönetmenliği, görüntüleri ve Yannick Nézet-Séguin yönetimindeki Londra Senfoni Orkestrası tarafından seslendirilen Bernstein müzikleriyle seyre değer bir film ‘Maestro’... Ama senaryosu için aynısını söylemem imkânsız. Bernstein ailesinin desteği ve onayıyla gerçekleştirildiği belli olan bu ‘yarı resmi’ biyografiyi çok beğenmedim ama Oscar adaylıkları dahil ödül sezonunun öne çıkan filmlerinden biri olduğu kesin. (Netflix)

        6.5/10