Aşkın ve mutluluğun peşinde
Geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nde ana yarışmaya seçilen “Geber Aşkım” (Die My Love), Ariana Harwicz’in 2012’de yayımlanan aynı adlı romanından gerçekleştirilen bir uyarlama… Senaryoda İskoç yönetmen Lynne Ramsay’nin dışında Enda Walsh ve Alice Birch’ün imzası var.
Film, Grace (Jennifer Lawrence) ile Jackson’ın (Robert Pattinson), New York’tan Montana’nın kırsal kesimine gelmesiyle başlıyor. Genç çift, Jackson’ın intihar eden amcasının orman içindeki evine yerleşiyor. Lynne Ramsay, filmin açılışında kamerasını evin içine geniş açı lensle derinliğine sabitliyor ve kesintisiz tek plan olarak çektiği sahnede, Grace’in terk edilmiş mekânı merakla keşfetmesini gösteriyor. Jackson, Grace’in o “büyük Amerikan romanını” yazacağı çalışma odasından söz ediyor bir ara. Kısa planlardan oluşan ve video klip gibi çekilen ikinci sahnede ise tutkulu, çılgın, uyumlu bir çift olduklarını görüyoruz.
Birkaç aylık bebekleriyle karşımıza çıktıkları sonraki sahnede de hâlâ tutkulu, çılgın görünüyorlar. Ama film ilerledikçe Grace’in yeni hayatında artık mutlu olmadığı açığa çıkmaya başlıyor. Mutsuzluk onu başta Jackson olmak üzere çevresiyle giderek daha uyumsuz haline getiren bir karaktere dönüştürüyor.
“Geber Aşkım,” işte tam da bu mutsuzluk ve uyumsuzluk üzerine bir film… Peki, nereden geliyor bu mutsuzluk? Yakın çevresinde sorunun “doğum sonrası depresyon” (postpartum depression) olarak tanımlandığını görüyoruz. Ama film ilerledikçe bunun sadece bir etiket olduğunu, Grace’in mutsuzluğunun nedenlerini tam olarak açıklayamadığını hissediyoruz. Kaldı ki, Grace bebeğini seviyor, anne olarak sorumluluklarını yerine getiriyor. Hiçbir sahnede çocuğunu sorun olarak gördüğüne dair açık bir işaret yok.
Belli ki asıl mesele Jackson ile olan ilişkisinde veya aşkın ikinci devresinde yaşadıklarında düğümleniyor. Jackson işi nedeniyle Grace ve bebekle çok vakit geçiremiyor. Daha önemlisi, Grace onun başka kadınlarla ilişki kurduğuna inanıyor. Jackson’ın onunla cinsel ilişki kurmaması, Grace’in böyle düşünmesinin en önemli nedeni. Ki Grace libidosu yüksek bir karakter.
Jackson dahil yakın çevredeki herkesin beklentisi, Grace’in romanını yazması… Ama Grace belki de sırf bu beklentinin ağırlığı ve stresi nedeniyle yazamıyor veya yazmak istemiyor. Aslında masa başında yazmaya çalışırken bile pek görmüyoruz onu. Doğum sonrası depresyonu tanısı gibi burada da çevresindekiler “yazar tıkanması” yaşadığını söylüyorlar.
Kesin olan, dengesiz gibi görünen bazı davranışlarının dolaylı yoldan Jackson’a gönderilmiş yardım çağrıları olması… Jackson bunu hissediyor, ilişkinin sürmesi için kendince çaba gösteriyor. Grace de yaptığı her şeyden memnun değil. Sorunlarını çözmek için iş birliği yapmaktan, tedavi görmekten kaçınmıyor.
Film boyunca hissettiğimiz şey, Grace’in Jackson ile ilişkisinin geldiği noktadan hiç memnun olmaması, ne yapacağını, hayatına nasıl yön vereceğini kestirememesi ve mutsuzluğun içinde sıkışıp kalması… İnsanların da bunu hastalık olarak tanımlaması…
Bakması gereken bebeği olmasa belki alıp başını gidecek. Ama ilişkiyi bitirmek istese bile bebeğiyle birlikte gidip yerleşeceği bir aile evi de yok. Sonuçta, büyütmesi gereken çocuğuyla hayal ettiği gibi yürümeyen bir ilişkinin içine hapsolmuş durumda ve mutsuz… Onu belki de en çok Jackson’ın annesi (Sissy Spacek) anlıyor ama ne kadar hoşgörülü olursa olsun onun da elinden bir şey gelmiyor.
“Geber Aşkım”, bir yanıyla çözüm bulamamak üzerine bir film… Öte yandan, Lynne Ramsay çözümün ne olduğunu en baştan önümüze koyuyor aslında. Jackson’ın düşündüğü gibi çözüm evlilikte değil. Açılışta peş peşe gelen ve evin içinde geçen o iki sahne, Grace’in yaşadığı tüm sorunların çözüm anahtarını işaret ediyor aslında. Grace, hayata oyun gibi bakan, aşkı yoğun şekilde yaşamak isteyen tutku dolu bir kadın… Jackson ile ilişkisini, hep aşkın ilk dönemindeki gibi yaşamak istiyor. New York’tan gelip Montana’daki eve yerleştiklerinde ve Grace’in hamileliği sırasında, birlikte oyun oynayan çocuklardan farkları yok. Grace belki içten içe büyümeye olgunlaşmaya tepki veriyor. Kesin olan, film ilerledikçe, onları bir daha asla ilk dönemlerindeki gibi mutlu ve heyecanlı göremememiz… Belli ki, Grace hep o günleri özlüyor. İlişkilerindeki tutku ve aşk eksikliğini hissediyor. Motosikletli komşuya (LaKeith Stanfield) duyduğu ilginin kökeninde de arzulanma isteği var. Jackson ise ilişkinin dönüşmesini istiyor. Onun aradığı sıradan ve rutin bir evlilik…
Grace’in ise asla kabul edemeyeceği bir dönüşüm bu… Montana’ya etraftaki insanlara benzemek için değil, sevgilisiyle hayalindeki hayatındaki kurmak için geldiği belli… Birlikte komşular buluşmasına gittikleri sahne, yaşadıkları sorunun özeti gibi… Jackson içeri girer girmez başkalarıyla sosyalleşmeye çalışıyor, Grace’den de aynısını bekliyor. Grace ise bunu kendisine karşı gösterilen açık bir ilgisizlik olarak değerlendiriyor ve onu kıskanıyor. Orada yaptığı komik çılgınlık, Jackson’ın tetiklediği bir davranış aslında…
Bana sorarsanız, “Geber Aşkım”, “aşkın cennetini” kaybeden bir çiftin filmi… Kadın cenneti özlüyor, eksikliğini hissediyor. Erkek ise o mutlu günleri sıradan evlilik hayatına geçiş evresi olarak görüyor; bir Amerikan çiftine dönüşmek istiyor.
Grace için anne olmak, evlenmek ve yuva kurmak temel hedefler değil. O aşkın ve mutluluğun peşinde… Jackson’ın anlayamadığı şey galiba tam olarak bu…
Lynne Ramsay, “Kevin Hakkında Konuşmalıyız” (We Need to Talk About Kevin - 2011) ile tanıdığım bir yönetmen… 2017’de seyrettiğim “Hiçbir Zaman Burada Değildin”den (You Were Never Really Here) sonra önceki filmlerini de merak ettiğimi hatırlıyorum. Düşük bütçelerle çektiği “Ratcatcher” (1999), “Morvern Callar”ı (2002) da dağarcığıma kattıktan sonra Ramsay’nin her yeni filmini merakla bekliyorum artık.
Ramsay, edebiyat uyarlamalarıyla öne çıkıyor ama anlatımı ve kurduğu dramatik yapılarla “auteur” bir yönetmen bence… Filmlerinin hikâyeleri, görsel atmosferleri birbirlerine çok benzemiyor belki ama hem tematik hem anlatımsal olarak önemli ortak noktalara sahipler. Özellikle kadın karakterler konusunda Ramsay’nin erkek yönetmenlerin ulaşmakta zorlanacağı bir derinliğe ulaştığını düşünüyorum.
Ramsay, seyircilerin karakterleri peşin hükümlerle yargılamasından, kolaycı yollardan tanımlamasından çekinmez. Seyirci sevmeyecek diye onların antipatik görünmesine hiç aldırış etmez. Tam aksine, seyircinin önyargılarını onaylar gibi görünür ama film ilerledikçe kafamızı karıştırır ve bizi düşünmeye sevk eder. Hikâyeyi değil filmi bitirir ve karakter hakkında son sözü söylemez. Düşünmeye devam etmemizi ister.
“Geber Aşkım” da böyle bir film… Grace’in davranışları üzerinden farklı yorumlara açık bir olay örgüsü içeriyor. Kimisi doğum sonrası depresyonu kimisi bipolar bozukluk üzerinden okuyabilir, itiraz etmem ama kendi adıma “Geber Aşkım”ı, Grace’in aşkını sıradan bir ilişkiye dönüştürmeme isteği üzerinden okumaktan yanayım. Açılışla finali birbirine bağlayan yangın metaforu da her türlü yoruma açık… Grace’in gelecekte hayatına nasıl yön vereceğinin, gerekirse geçmişi geride bırakabileceğinin işareti olarak okuyorum ben… Finalin detayına girmek istemiyorum ama “geçmişi yakmaktan” korkmayacak cesaretini ve gücünü gösteren bir sahne bu… Benim gibi film boyunca Grace’e hasta ve dengesiz biri gibi değil, acı çeken bir insan olarak bakarsanız, finale bir kurtuluş, hatta arınma olarak bakmanız mümkün.
Ramsay’in, önceki filmlerinde de ailesine, yakın çevresine ve topluma yabancılaşan uyumsuz bireylere odaklandığını görüyoruz. Grace de tipik bir Ramsay karakteri… Tül perdeye sarındığı sahne, zaten ilk uzun konulu filmi “Ratcatcher”e açık gönderme ve Grace’in çocuksu dünyasının ve zengin hayal gücünün yansıması…
Ramsay’nin hayal gücüne sahip karakterleri, genellikle hep başka bir hayata özlem duyarlar. Gündelik rutinin içinde sıkışmaktan rahatsızdırlar. Grace gibi hayatın içindeki anlık özgürlük duygusunun peşinde koşarlar.
Grace’in geçmiş hikayesinin kısa tutulduğunu görüyoruz. Geçmiş, tüm davranışlarını açıklayan bir şifreye dönüşmüyor filmde. Davranışların nedenselliğine kesin açıklamalar getirilmiyor. Grace diyaloglardan ziyade eylemleri ve anlık davranışlarıyla kendini ele veren bir karakter… Ramsay’nin önceki filmlerinde olduğu gibi, her seyirci kendi kafasına göre karakterler üzerine derin analizler yapma şansına sahip ama kesin tanıyı koyup dosyayı kapatmak çok doğru değil.
Ramsay’nin filmlerinde, “Geber Aşkım”da olduğu gibi anlatım, ana karakterin ruh halleri, onun çevresindeki fiziksel dünyayı algılaması üzerine kuruludur genelde. Gündelik hayatın içinden önemsiz gibi görünen anlar öne çıkar. Ramsay ile usta görüntü yönetmeni Seamus McGarvey, 1.37:1 gibi yüksekliğin öne çıktığı dar kadraj formatıyla anlatıyorlar Grace’in dünyasını. Geniş kadrajın resimselliği yerine karakterin algılarını daha çok vurguluyorlar. Mobil kamerayla birleştiğinde “tek karakterin bakış açısından anlatılan film” duygusu öne çıkıyor. 35mm ile çekilen “Geber Aşkım”ın görüntülerinde en çok dikkat ettiğim nokta, karanlıkta geçen monokrom gece sahneleri oldu. Ramsay ve McGarvey, babadan kalma “gündüzde gece çekimleri” (day-for-the night shot) efekti ile gece sahnelerini gündüz çekmişler. Ki karanlıkta geçen sahneler hayli önemli. Özellikle motorsikletli komşuyla olan ve gerçek mi hayal mi olduğunu tam kestiremediğimiz anlar…
Son olarak, projeyi Lynne Ramsay’e Lawrence’ın önerdiğini belirtelim. Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in romanını “Bundan iyi film olur” diye Lawrence’a öneren kişi ise Martin Scorsese… Üstadın haksız çıkmadığı kesin.
- Yapay zekâdan yargıç olur mu?12 dakika önce
- 20. Yüzyıl klasiğine 21. Yüzyıl yorumu5 dakika önce
- Zombiler bile masum kalıyor3 gün önce
- Çok satan roman uyarlaması5 gün önce
- Japonya'da yalnız bir Amerikalı19 dakika önce
- Hiperaktif spor filmi1 hafta önce
- 2025'in en iyi 20 filmi51 dakika önce
- Bu da kült olur mu?2 hafta önce
- Sinemanın gücüne övgü4 hafta önce
- Hind Rajab'ın sesini duymak4 hafta önce