Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        “Sesim Geliyor mu?”nun (Is This Thing On?) ilk sekansında uzun süre neler olduğunu tam manasıyla kavrayamıyoruz. Senaryo üzerinde planlanmış bir etki bu… Kuşkusuz, hissediyoruz bir şeyler. Açılış sahnesinde, okuldaki gösteride Alex Novak’ı (Will Arnett) düşüncelerine gömülmüş halde gördüğümüzde, ciddi bir sorun olduğu zaten çok belli… Akşam vakti evde, üstünde iç çamaşırlarıyla “Valizimi hazırlayıp otele mi gitsem, kanepede mi yatsam?” diye sorarken ve eşi Tess (Laura Dern) onu “Gerek yok” diye yanıtlarken, elbette aklımıza geliyor ama bir ayrılık sahnesinin içinde gibi değiliz pek. Yakın arkadaşları Balls (Bradley Cooper) ve Christine’in (Andra Day) evlerindeki sahnede de durum çok farklı değil. Yine ipuçları var ama oradan çıktıktan sonra istasyonda tren beklerken ve Christine’in dedikodusunu yaparken, birlikte eve döndüklerini düşünüyoruz doğal olarak. Eğer bu bir ayrılıksa, Alex’in son anda trenden inmesi ve uzun süre görüşmeyecek iki sevgili gibi vedalaşmaları, biraz tuhaf geliyor bize…

        Açılış sekansındaki tek fikir, Alex ile Tess’in ilişki durumunu komedi kulübündeki sahneyle öğrenmemiz değil. Evet, bütün hikâye, sırf içeri girip birkaç kadeh içmek için adını listeye yazdırması ve bir anda kendini elinde mikrofonla sahnede bulmasıyla şekilleniyor. Alex ayrılık sürecinde yaşadıklarını dürüstçe anlatarak bir stand-up komedyene dönüşüyor ve film tam da bunu anlatıyor. Dolayısıyla, Tess ve Alex’in ayrılmaya karar verdiklerini komedi kulübündeki seyircilerle aynı anda öğrenmemiz, filmin konseptine mükemmel uyuyor. Ama hikâyenin bütünü için önem taşıyan başka bir fikir daha var burada: Alex ve Tess, “kavgasız”, gürültüsüz ve olaysız bir ayrılık sürecindeler… Yani, en azından amaçlarının bu olduğunu; aralarındaki saygı ve sevgiyi korumak istediklerini görüyoruz. 10’lu yaşlarında iki oğulları var ve onların bu süreci en iyi şekilde atlatmalarını istedikleri belli... Ama çocukların ortalıkta olmadığı anlarda da araları kötü değil. En azından dış görünüş olarak…

        Öte yandan, kavgadan, tartışmadan sterilize edilmiş bu “olaysız” ayrılık sürecinde zorlama bir şey var sanki. Mesela, yine ilk sekansta çocukların odasının hemen dışında konuşurlarken oğullarından biri dışarı çıkıyor ve “Kavga mı ediyorsunuz?” diye soruyor. Tess “Biz hiç kavga etmeyiz” diyor hemen. Çocuk “Evet etmezsiniz” diye onaylıyor ama içten içe anne babasının arasında sorunlar olduğunu biliyor. Yani, hiç kavga etmemek, sorunlarınız olmadığı anlamına gelmiyor. Çocuklar dahi farkında bunun. Ayrıca aralarındaki ılıman atmosfere rağmen, daha ilk anlardan itibaren özellikle Alex’in içinde büyük fırtınalar koptuğu o kadar belli ki... Belki asıl olarak bu zorlama sakinlik ve “samimiyetsiz siyasi doğruculuğu” andıran barış havası, rahatsız ediyor Alex’i… Kaldı ki, son bölümlerde tartışmalar, anlaşmazlıklar arttıkça birbirlerini daha iyi anlıyorlar. O noktada, ilişkiyi bitiren sorunlardan birinin “Aman, bir tatsızlık çıkmasın” mantığı olduğunu düşünüyoruz. Tabii bir de iletişimsizlik...

        Bu arada, filmin “Neden ayrılma kararı almışlar?” sorusuna yanıt verme konusunda aslında hayli telaşsız davrandığını söylemek gerek. Kaldı ki, film ayrılık kararından sonraki süreci anlatıyor. Öncesinde olup bitenler, daha çok bize bırakılan bir konu… Ayrıca ikisi arasındaki konuşmalarda uzun süre nerdeyse hiç gündeme gelmiyor geçmişte çıkan sorunlar. Ama en baştan itibaren birçok ipucu var elbette. Kavga etmemeleri bile ipucu aslında… Belki de sorun çıkarmama politikası nedeniyle ayrılıyorlar ama farkında bile değiller.

        Açılış sekansında arkadaşlarını ziyaret ettikleri sahnede de önemli bir ipucu var. Tess’in “hayat dolu olma” konusunda heyecanlı şekilde yaptığı yorumu, kendisiyle ilgili eleştirel bir ima olarak değerlendiriyor Alex. Tess, “Seni kastetmiyorum” dese de aklımızda kalıyor bu diyalog ve film ilerledikçe, Tess’in orada dürüst davranmadığını seziyoruz. Çünkü boşanma sonrası Alex’in yaşadığı “hayat dolu” değişimlerden hoşlanıyor Tess. Hatta, komedi kulübünde şov yaptığını dahi öğrenmeden önce başlayan bir süreç bu… Halinden, tavrından Alex’te bir şeylerin değiştiğini seziyor. Alex’in kendine ait bir dünyası olması, giderek daha çok ilgisini çekiyor.

        Film sadece Alex’in değil, Tess’in yaşadığı değişim üzerine aynı zamanda… O yüzden, geçmiş hikâyeye çok odaklanmıyoruz. Çünkü evliliğin geçmişi, zaten ayrılık sürecinde kendini yeterince ortaya koyuyor. Boşanma sonrasında onları birbirine çeken, yeniden heyecanlandıran, mutlu eden ne varsa, tüm bunlar evliliklerindeki sorunları yansıtıyor. Daha açık söylemek gerekirse, ikisi de kendilerine daha çok vakit ayırdıkça, sevdikleri işleri yaptıkça ve anlaşmazlık yaşadıkça birbirleri için daha çekici hale gelmeye başlıyorlar.

        Ayrılık sonrasında ilişkilerinde iki kırılma noktası var. İlki, Tess’in Alex’i komedi kulübünde seyretmesi… Tess’in hiç hoşuna gitmeyecek bir deneyim gibi başlıyor ama Alex mikrofon elinde konuştukça duygularının rengi değişiyor. İkincisi ise Alex’in evine astığı gençlik fotoğrafının, Tess’i hiç mutlu etmemesi… Alex, çok şaşırıyor çünkü Tess’in hoşuna gideceğini sandığı fotoğrafın tam tersi etki yaptığına tanık oluyor. Tess, Alex’in evinde sporcu yıllarından kalma bir gençlik fotoğrafının duvara asılmasından hoşlanmıyor. Alex’in aklını başına getiren de bu tepki oluyor zaten. Tess’in, ilişkide hayallerden ziyade gerçekle ilgilendiğini keşfediyor belki. Asıl önemlisi geçmişe değil, o güne odaklandığını görüyor. Bunların hepsi tartışmaya açık yorumlar. Kesin olan, komedi kulübü ve fotoğraf tartışması, birbirlerini anlayabildikleri anlar… Böylelikle, duygusal olarak birbirlerine daha çok yaklaşıyorlar. Biz de evliliklerindeki asıl sorunun duygusal uzaklaşma olduğunu tahmin ediyoruz.

        “Sesim Geliyor mu?”, soru sormaktan ziyade Alex ve Tess’in evliliklerindeki sorunlar üzerine net fikirler geliştiren bir film. O yüzden, günümüz “art-house” sinemasının ruhundan uzak bir yanı var. Bu arada, filmin İngiliz komedyen John Bishop’ın hayatından esinlendiğini not edelim. Süreç şöyle işlemiş: Bishop, bir gecede nasıl komedyen olduğunu, Alex rolünü oynayan Will Arnett’e anlatmış. O da bu gerçek yaşam öyküsünden Mark Chappell’le birlikte senaryoyu yazmış. Yönetmen Bradley Cooper ise ekibe sonradan dahil olmuş.

        Cooper, birçok sahnede her iki karakteri de yakından takip eden el kamerasını tercih ediyor. Kendisinin yer almadığı sahnelerde kamerayı bizzat kullandığını belirtelim. Alex’in komedi kulübündeki sahnelerinde yakın plandan uzun çekimler yapması, filmin artistik karakterini belirliyor. Kulüpteki seyircileri, tepkileri nerdeyse hiç göstermiyor; sadece seslerini duyuyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam, Alex’e odaklanan ve mekânı netlik dışı bırakan tele objektiflere de yönelmiyor. Film boyunca özellikle diyaloglu sahnelerde resim olarak güzel kompozisyonlara değil, direkt karakterlere odaklanıyor. Yakın plan tercihi, daha sade ve doğal oyunculuklarla birleşiyor ve filme karakterini veriyor.

        Duyar duymaz etkileyici sesini hatırlayacağınız, kariyerini daha çok animasyon seslendirmeleri ve televizyon dizileriyle yapan Will Arnett, Alex’i inandırıcı kılmasını başarıyor ama oyunculuğunu biraz monoton bulduğumu söyleyebilirim. Filmin çoğunda kamera Alex’in burnunun dibinde ve Arnett, duygusal açıdan farklı sahneleri genellikle aynı ifadelerle oynamayı tercih ediyor. Hep bir bezginlik, yorgunluk var üzerinde sanki… Çocuklarından ve aile ortamından uzak kalmanın acısını iyi veriyor ama yaşadığı değişimi derinlemesine hissettiremiyor.

        Alex karakterinin çok iyi yazıldığına da ikna olamıyorum açıkçası. Senaryo aşamasında Alex’in hayatını kazandığı iş kolunu, yani asıl mesleğini filme dahil etmeme kararı alındığı belli ama bence bu, filmin aleyhine işliyor. Bizi karakterden uzaklaştırıyor. Yanlış hatırlamıyorsam, sadece bir sahnede “finans sektöründe” olduğunu söylüyor birilerine Alex. Bence işiyle ilgili daha çok veri, karakterin derinleştirirdi. Sözgelimi, kendi anne ve babasıyla ilişkisi, filmin artılarından biri… Ciarán Hinds de babasını çok iyi oynuyor bu arada… Bana göre başka bir sorun, Laura Dern ile aralarında kimya olmaması… İyi bir beyazperde ikilisi oldukları söylenemez pek.

        “Sesim Geliyor mu?”, gerçekçi bir art house’dan ziyade bir kendini iyi hisset filmi… En güzel yanı, gerçek hayattan gelen hikâyesi… Alex’in sadece içini dökerek bir komedyene dönüşmesi, pek akıllardan çıkacak gibi değil. Cooper da yönetmen olarak bu süreci iyi yakalıyor bence. Sadece bu yanıyla dahi belirli bir ilgiyi hak ettiğini düşünüyorum.

        6.5/10