Kuzey yarımkürenin beyaz bir gecesinde pencereden dışarı bakıp her şeyi “Türkçe anlamlandırmanın” mecburiyeti üzerine düşünürken, “Büyük Saat” içinde karşıma çıkan Turgut Uyar’ın “Büyük Gurbetçi” şiiri alıp götürdü beni çok geride kalmış uzak bir sılaya.
“Sen bir ağlayış gibisin neden
Bir çocukluğu sürüklüyorsun kanında
Bir güvercin gibi parlar şaşkınlığın
Ölüme yakınlığında bir köylünün, uymasında
Gök durur ve boncuklar durur pazarlarda
Iğdır’da Orta Anadolu tarlalarında
Akşam oldu muydu gaz lambası yakılır
Nerde olursa olsun artık. Coğrafyada
Sürekli bir gurbet vardır.”
“Gaz lambası” ilk defa yanmıyor Turgut Uyar şiirinin içinde. Şairin şiirine aşina olanlar bilir, şiir macerasının içinde tuhaf, garip kahramanlar gezinir durur; Akçaburgazlı Yekta da bunlardan birisidir mesela. Yekta nevi şahsına münhasır bir adam… Uzun birkaç şiirde anlatır onu şair; başına gelmedik iş kalmaz. Ezilir, dövülür, sendeler, düşer, düşerken bile sevdasından vazgeçmez, kalkar; her ahvalde Gülbeyaz’a ölümüne bağlı, yaptığı hiçbir şeyden zerre kadar pişmanlık duymaz, tek pişmanlığı varsa o da yapamadıklarıdır Yekta’nın.
(…)
Gidip geldiğim,
Durulduğum koyu geceler vardı. Yıkık değildim.
Yıkılıp yeniden kurulmamıştım ama, yıkık değildim.
Gaz lambaları yakardık,
Ensiz çalgılar çalardık geceye.”
(…)
*
Turgut Uyar’ın “Büyük Saat”inin yanında duruyor şimdi bu yazıyı yazarken Aziz Nesin’in hatıratı. Her coğrafya yeni bir gurbettir ya, beyaz bir gecede onu okumak, beni biraz daha sılaya yaklaştırıyor ister istemez. Aziz Nesin deyince hemen aklınıza mizah, şaka, gülme geliyor. Oysa öyle değil, “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” adını verdiği hacimli hatıratı şu ana kadar okuduğum en “acıklı” en içe dokunan kitaplardan birisidir bence, çok az yerde gülümsedim, hatta okurken yer yer gözyaşlarıma hâkim olamadım desem inanın bana. Demek çocukluğunda çektiği acıların, ıstırabın, kimsesizliğin, yoksulluğun, yalnızlığın, çocuk yaşta öksüzlüğün verdiği kederin içinden damıtarak yaratmış o muazzam mizah edebiyatını. Zaten iyi mizah acıdan doğar. Çektiği acılarla dalga geçmeyi başarabilenlerin arasından çıkıyor büyük mizah ustaları her devirde.
Gaz lambasını anlattığı bir bölüm var ki hatıratında; benim çocukluğum mu, şairle Akçaburgazlı Yekta’nın “ensiz çalgılar çaldıkları” geceleri mi, yoksa yoksa Edip Cansever’in “Sera Oteli”ndeki “bir hüznün gittikçe ölen mavisini” tuttuğu iki gaz lambasını mı anlatıyor, doğrusu karar veremedim.
Bu bölümde tırak içine aldığım cümleler Aziz Nesin’in, gerisi benimdir.
*
“Babamın geleceğine yakın annem lambayı yakardı; yakardı ama, yine de çok gaz gitmesin diye fitili iyice kısardı”. Karanlık; odanın en kuytu köşelerini tıka basa doldurmadan bizim evde gaz lambası yanmazdı. Gaz lambasını yakmaktan sorumlu kişi en büyük yengemdi. Lambanın şişesini temizlemekte ustalaşmıştı kadın. Tüle benzer, pamuklu, bembeyaz bir bezi vardı, lamba şişesinin içine o bezle dalardı. Bezi şişenin içine doldurur, ucundan çeker, birkaç kez içinde gezdirdikten sonra şişeye nefesiyle üfler, hafifçe buğulanan şişenin içinde bezi defalarca gezdirirdi. O sıra mevsim kışsa eğer hayvanlar ağıla girmiş, herkes abdestini almış, ev ahalisi içeri girer girmez lambayı yakmanın zamanıydı. Odanın içine ölgün bir ışık dağıldığında akşam namazı vaktiydi. Ben o sırada Saatli Maarif Takvimi’nin yaprağını koparmış, askerden yeni dönmüş olan en büyük ağabeyimin namazını bitirmesini beklerdim sabırsızlıkla. Seccadeyi topladıktan sonra her akşam yaptığı işi biliyormuş gibi takvim yaprağını alır benden, yamacına oturmuş olan, henüz okuma yazma bilmeyen meraklı küçük kardeşine yaprağın arkasında yazılanları okumaya başlardı. Hadisleri, Görgü Kurallarını, Tarihte İlginç Hadiseleri okur, bana Kürtçe şerh ederdi. İyi insan olmaya çalışmayı ilk olarak o takvim yaprağı arkasındaki o hadisler öğretti galiba bana. O sırada lamba hâlâ en kısık halindeydi, zira ortalıkta hâlâ ziya kırıntıları dolaşıyordu. “Kısık fitilin ölgün sarı ışığında duvardaki lekeler, çizgiler, dökük sıvalar beni çok ilgilendirirdi.” Beni de… Kulaklarım bir yanda ağabeyimin okuduğu ayet, vecize, hadis veya Ali bin Ebu Talib’in cenklerinde, bilemedin pehlivan tefrikasında, gözüm ziyanın ince bir cila tabakası gibi yayıldığı duvarda yarattığı şekillerdeydi. Duvarda bazen dağlar oluşur, nehirler akar, o coşkun nehirlere kapılmış bir çocuğun arkasından bir anne ağlar, bazen derin bir vadide bir avcı bir dağ keçisinin peşine düşerdi. “Mindere oturur, dakikalarca gözlerimi duvara diker, duvardaki nem lekelerini, dökük sıva kabartılarını, lekeleri, çizgileri seyrederdim. Bu lekeler, sıva döküntüleri, çizgiler, üstlerine serpilen kısık fitilli lamba ışığında biçimlenir, resimleşirdi”. Ben de birbirine kükremiş iki aslan gibi karşılıklı duran iki dağ görürdüm bazen kısık lamba ışığının az biraz aydınlattığı, saman karıştırılmış toprak sıvalı duvarda. Bir anda dev bir kadın belirir, bir bacağı bir dağda, öteki bacağı öteki dağda çömelir, sarkık memeleri daha da sarkar, çirkin, kazık gibi dişleriyle bana gülerdi. “İşte at üstünde bir adam. Baktıkça baktıkça at develeşiyor. Sonra deve de üstündeki adam da eriyip bir kocakarı biçimini alıyor. Kocakarı bir havuzda… Soyunmuş bir kadın… Hepsi eriyip siliniyor, ağaçlar arasında, bacası tüten bir ev…” Bu “bacası tüten ev” okula giden ağabeylerimin alfabe kitabında çıktı benim karşıma da. Rengarenk bir sayfada. Durmadan ip atlayan, top oynayan Ali’nin evi. Onun evi gördüğüm hiçbir eve benzemiyordu. Bir odanın içindedir Ali. Dedesi berjer koltukta oturmuş, okuma gözlükleri burnunun üstünde gazete okuyor, ninesi kanepeye oturmuş Ali’ye kazak örüyor. Orlon yumağı yerde, evin kedisi Tekir yumakla oynuyor, annesi sofrayı toplamış mutfakta bulaşık yıkıyor, babası Ali’nin ödevine yardım ediyor. Sobada odunlar yanıyor çıtır çıtır, üstünde kestane pişiyor. Perdeleri açık pencereden ay dede ve yıldızlar görünüyor. Evin içi, benzemiyor bizim evin içine. Tavandan ip gibi bir şey sarkıyor, ucunda böyle armuda benzer şeffaf bir şey. Evin içini bizim evimiz gibi bir gaz lambası değil, tavandan sarkan o armudumsu şey aydınlatıyor belli.
*
Bütün çocukluğu gaz lambasının aydınlattığı bir evde geçen birisinin ilk defa yanan bir ampulle karşılaşması kolay anlatılır bir şey değildir. İnsan yüzleri bembeyazdır ampul ışığında, kıvrımlar yok. Duvarlar düzdür, hiçbir gölge sinmez duvarlara. Ne Aziz Nesin’in gördüğü develer ne de benim gördüğüm cadı gezinmez o duvarlarda, şelaleler akmaz, vadiler oluşmaz. Her şey parlak, çiğ bir ışığın altında geniş bir zamana yayılır. İlk defa ampul aydınlığıyla karşılaşanlar ışık yutmuş gibi olurlar.
Ağabeyimin alfabesindeki Ali’nin evinin tavanından sarkan armuda benzer şeyin adının ampul olduğunu on bir yaşımda şehre gittiğimde anladım. Hayır, ilahi bir gücün eseri değildi, şehrin kenarında akan ırmağın üzerine inşa edilmiş bir trafodan alıyordu bu kuvvetli ışık kaynağını ve adına elektrik diyorlardı.
*
Ev kadınlarının kırılgan, hassas camlarına göz nuru dökerek muhteşem el işi örmeler yaptıkları gaz lambalarının benzerlerini, oradaki şehir sokaklarını da aydınlatsın diye Müslümanlar götürmüşler ta Kurtuba’ya derler. Endülüs Emevileri, şehrin caddelerinde her yüz metrede bir içlerinde gaz lambaları bulunan direkler dikmişler. Uygulama ilk defa dünyada bizim Hatay’da başlamış, Hatay’ın Kurtuluş Caddesi, dünyada meşalelerle aydınlatılan ilk caddesi olarak tarihteki yerini almış diyorlar. Britanya’da 1807 yılında Kral Üçüncü George’un doğum günü vesilesiyle sokaktaki on üç gaz lambası, gaz borularına bağlandı ve Pall Mall Caddesi gece vakti gündüze dönüştü. Caddeden o gece geçenler şaşkındı. Gaz lambalarının Avrupa’nın diğer şehirlerine de yayılması bu hadiseyle oldu. Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya sokak lambaları patır patır yanmaya başladı. 1841 yılına geldiğimizde Paris Conti rıhtımı ile Concorde Meydanı sokak lambalarıyla ışıl ışıldır artık.
2022 yılının sonuna doğru İngiltere’de, Kraliçe Victoria Londrası’ndan kalma şehrin tarihi dokusunun bir parçası olarak kabul edilen sokaktaki gaz lambalarını kurtarma hareketi başladı. Hareketin öncülüğünü antika uzmanı yazar Luke Honey yaptı. Fransız yazar Alexandre Dumas’nın “Üç Silahşor” romanından esinle kendilerine “Gazşorlar” (Gasketeers) adını veren grup Londra’nın Westminster Belediyesi’nin bölgede kalan son gaz lambalarını LED lambalarla değiştirme projesine şiddetle karşı çıktılar. Hareket her kesimden büyük destek gördü.
Bizde ise ilk aydınlatma aracı mumdur. Yanında çıra kandili denilen, demir bir sırığa bağlı, kolay alev alan ağaçların taşındığı, demir bir sırığa bağlı ilkel bir aydınlatma aracı daha var hayatımızda. Bunları taşıyan görevliler var, hem meşaleyi tutuşturur, hem de onu gezdiriyorlar. Meşaleci diyorlar onlara. (Bu deyim daha sonra bizde bir edebiyat grubuna isim oldu. Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Muammer Lütfi Bahşi, Vasfi Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret Solok ile Kenan Hulusi Koray 1928 yılında “Yedi Meşale” adlı bir dergiyle “Beş Hececiler”e bayrak açtılar. Cumhuriyet döneminin ilk edebi topluluğudur “Yedi Meşaleciler”. Onlara göre Beş Hececiler’in şiiri sığdır, Türk şiirinin yeni ufuklara ihtiyacı var ama şu veya bu nedenle hedeflerine ulaşamadılar.)
*
Karanlıkla savaşmak, daha ilk günden itibaren teker teker insanların değil, bütün insanların müşterek derdi olmuş tarih boyunca. Ateşi bulan insan, yanında yöresinde başka insanların yaktığı ateşle kendi türünden başka insanların varlığını fark etmiş. Gece olup zifiri karanlık basınca, kafasını yukarı doğru kaldırıp gökyüzünde yanan kendi ateşlerine benzer uzak, ufak ufak başka ateşler görmüş gökyüzünde. Yerdekileri kendi eseri amenna peki ya yukarıda asılı olan o kandilleri kim yakmış ola? Tanrıya olan inanç da o devirde başlamış ama karanlıkla olan mücadelesi o günden bugüne bitmeden devam etmiş insanın.
Öyle ki; mumu bulmak, kandil yakmak, meşale taşımak, daha sonra da elektriği keşfetmek karanlıkla mücadelesini bitirmemiş insanın. Bu kez ulaşamadığı içinin karanlığına bir çare aramış. Bazıları bunu kutsal metinlerde bulmuş, huzura ermiş. Dostoyevski gibi bazıları da içinin karanlığını aydınlatmak için kendi buluşu olan metinler yazmaya başlamış. İçinin karanlığını aydınlatayım derken yazdıkları, başkalarına iyi gelmiş. Yazan koca bir hayatı karanlık içinde, mutsuz ve huzursuz geçirmiş, okuyan ise onun derdinde derman bulmuş. Sanat bu yüzden iyi gelir insana. Her iyi kitap, her iyi şiir, her iyi beste, her iyi resim insanın en karanlık yanına tutulan bir fenerdir tedavüle girdiği günden bugüne.
*
Ben o metinleri Türkçe okuyacak yaşa geldiğimde evimiz, saatli maarif takviminin arkasında yazılanları merak ettiğim o köyden şehre taşınmıştı. Şehrin kenarında köydekinden hallice bir ev yaptırdı babam. Ben ilkokul üçüncü sınıftaydım. Bizim mahallede elektrik yoktu. Yine kalmıştık gaz lambasına. Köyden gelirken lambamızı da alıp gelmiştik. Akşamları karanlık basınca aynı ritüel devam ediyordu. Yine aynı şekilde camı temizleniyor, yine aynı şekilde yakılıyordu lamba. Bu kez tek bir fark vardı; mesela camı kırıldığında birisi şehre gidinceye kadar günlerce karanlıkta kalmıyorduk, çarşıya gidip yenisini alıyorduk. Ev kalabalıktı. İçinde yaşadığımız oda köydekinden daha büyüktü. Lamba yakılır yakılmaz, asıldığı duvarda, onun tam altında, bir yer gözüme kestirir, daha fazla ışıktan faydalanmak için oraya oturur, durmadan kitap okurdum. Takvim yaprağının arkasındaki yazılardan köy enstitüsü çıkışlı Türk yazarlarını romanlarını terfi etmiştim.
Günün birinde devlet, “direkleri siz bulun, elektriği ben getireyim” dedi bizim mahalleliye. Kavak ağaçlarından direk yaptı mahalleli, devlet görevlileri evlerimize elektrik bağladı, ben arık ilkokul beşinci sınıftaydım, ilkbahardı, pikniğe gitmiştik birkaç arkadaş Zap kenarına. Akşam eve geldim, ev büyülü bir aydınlık içindeydi. Ajans saatinde duydum haberi, İstanbul’da Taksim’de 1 Mayıs kutlayanlarına birileri saldırmış otuzdan fazla insan ölmüştü.
Kendi evimde, elektrik ışığında ilk okuduğum kitap Maksim Gorki’nin “Ana” romanıdır. Pelageya, oğlu Pavel’in devrimci fikirlerine başta karşıdır, sonra gittikçe “bilinçlenir”, 1905 devriminin meşalesini taşıyan “öncü” bir kadın olur.
O sırada bizde de herkes herkesi “bilinçlendirmekle” uğraşıyordu. Memleket, tarihinin en uzun üç yılına giriyordu. 1980’de bir askeri darbeyle sonuçlanacak bu üç yıllık süreçte o kadar önemli şeyler oldu ki, her şeyiyle edebiyatın, sanatın, siyaset biliminin konusu…
Yine meşale, yine ışık…
*
Goethe; sekerat anında, ruhu bedeninden ayrılıp bembeyaz bir ışığa doğru dönülmez yolculuğa çıktığında, kapalı duran odasındaki perdeleri işaret ederek orada bulunanlara, “Işık, biraz daha ışık,” dedi.
Bu söz o gün bugün “aydınlanmanın mottosu” oldu çıktı.
*
Kuzey yarımkürenin beyaz bir gecesinde gaz lambasından yola çıkarak bu denemeyi yazarken ışık, eksikliğini hissetmediğim yegâne şeydi.