Can Yücel’in kader ayı belli ki Ağustos’tur. Aynı ayda doğmuş, aynı ayda ölmüş. Doğumu 21, ölümü 12 Ağustos...
Datça’da yazdığı şiirlerden birisi olan TAKAZA şiirinde -ki benim yeni duyduğum bir kelimedir, “azarlama” demekmiş- ağustos böceğini paklar.
“Mahşeri sıcakta ağustos böceği
Kulağımın tozunu silkeliyor…
Canım, böyle de iş tutulmaz ki
Meydanda, böyle alamelainnas!
Lafontaine de kızmıştı sana
Ama çekemediği için
Sen daha fazla ötüyorsun diye…”
“Vakitsiz Dinleti” şiirinde de yine Ağustosböceği var:
“Na’apıyorsun Ağustos böceği
Daha Temmuz ayındayız
Cır-cır-cır
Zor çıkarsın sen Ağustosa!
Ne bileceksin ama
Ozan tabakasının delindiğini,
İklimin değiştiğini,
Temmuzun Ağustosa karıştığını”
Bu şiirleri birazdan bahsedeceğim Datça sıcağında yazmış. Nereden mi bulmuş Datça’yı, “Sorulu Cevaplı” şiirinde bunun da cevabı var;
“-Ne harika yer burası!
Nereden buldun bu Datça’yı
-Elimle koymuş gibi buldum.”
1990’ların başında, bir arkadaşını ziyaret etmek için geldiği Datça’da kalmış, bir ev almış daha sonra, yerleşmiş oraya. Üzerinde konuştuğumuz şiirlerin tümünü burada yazmış, daha sonra eşi Güler’in yaptığı resimleri de ilave ederek “Mekânım Datça Olsun” adını vererek yayınlamış.
Şu notu düşürmüş kitabın girişine Güler Yücel:
“Her mekânda Can’la beraber yaşadık,
ama bu Eski Datça’daki son mekânımızda
Can durmadan şiir yazdı, ben de resim yaptım.
İşte bu kitap
Böyle bir mekânda
Ve kaybolan zamanda doğdu.”
*
Dün gece yıldız savaşları vardı gökyüzünde. Göğün büyülü boşluğunda o kadar çok yıldız kaydı ki, birinin kuyruğu değmedi ötekine. “Meteor yağmuru” dedi çocuklar; ben de aynı şeyi desem bütün şiiri kaçar. Yerini beğenmeyen yıldızlar oradan oraya sekip durdu, hepsine yer vardı gökyüzünde.
Hediyelik eşya satılan deniz kıyısındaki caddede şenlik var. İncik boncuk, denizden çıkanlardan yapılma türlü türlü takı, küpe, bilezik halhal ve hepsinin içinde Can Yücel… Şair kartpostal (Duygu Asena’yla kartpostal polemiği şehir efsanesiyse bile tam da ona yakışan bir efsanedir!) olmuş, şiiriyle birlikte çiniye işlenmiş, tabak olmuş sofraya gitmiş, deniz kabuklarına, duvara yazılmış şiiri, şarap şişesini süslemiş…
Bir şair yavaş yavaş kimliğini veriyor bir kasabaya. Datça deyince hırpani şair, hırpani şair deyince Datça’da “Ayışığı Sonatı” geliyor aklıma. Hangi çalgı aletleriyle bestelemişse artık o sonatı; Datça’da dolunaya yakalanmayan, bu şiirin kolay kolay varamaz zevkine.
“Alnımda bir ağustos böceği
Yapraktan bedenim
Ağaçtan bademlerimle
Bu zincirden boşanmış poyrazda
Uçuyoruz dolunaya doğru
Yel yepelek yelken kürek
Uçuyoruz ağaçlar evler duvarlar
Uçuyoruz peribacaları
Allaha emanet kula selamet
Toprak da ayaklandı
Bahçeler tarlalar
Çiçekler sarı yeşilleriyle
Ardımızdan Kızlan’daki yel değirmenleri
Alavara’da doludizgin yaban eşekleri
Burunlar koylar bükler
Dağlar ki devanaları
Balıkaşıran’da kopuyoruz anakara’dan
Uçuyoruz mehtapla
Acemaşıran faslını okumaya dolunayda…”
Daha işi bitmedi şairin dolunayla, “Lunist” şiiri de şöyle:
“Dolunayı görünce
Uyandı ayı…
-Hangi azmakta çimiyon
Lan gızzz?”
*
Datça yarımadasında yapacağınız her yolculukta yolunuza mutlaka eşekler çıkar. Başıboş hayvanlar, çoğu sürücüye kaza yaptırmış şimdiye kadar. Şiirde geçen “Alavara’da doludizgin yaban eşeklerinin” bir hikayesi var ki onu da anlatır şair “Eşeklerle Röportac” şiirinde.
Çoluk çocuk, on bir yıldan beri gittiğimiz Aktur’u, şairin deyimiyle “Mekanı Datça olsun” vaktiyle Muğla’da valilik yapmış Özer Türk kurmuş. Şairin şiirinde verdiği bilgiye göre sitenin inşaatında eşek çalıştırmışlar bundan elli sene önce. İşleri bitince de araziye salmışlar hayvanları. Zamanla çiftleşmiş, çoğalmış ve yabanlaşmışlar, sayıları beş yüzü altı yüzü bulmuş, “Dere-tepe, insanlardan ırak, tepişip durmuşlar” eşekler. “Anakarayala konuşmaktan” bıkan şair bu eşeklerle sohbet etmeye karar vermiş.
Atlamışlar Cemal’in cipine, düşmüşler yollara, Yastıkiçi’ne varmışlar, yok, Yılanlı’da da yokmuşlar, “Vakit erken/suya inmiyorlar”. Alavara yöresine bakmışlar, “Bir kayanın üstünde iki tane/Biri gebeş, biri erkek”. Cipten inmiş, Davudi sesiyle seslenmiş şair “sayın eşeklere”; dişisi beş kez kuyruğunu sallamış, “anlamadım” diye haykırmış şair, yine beş kez kuyruğunu sallamış aynı eşek. Şiirin sonrası şöyle:
“Dangetti kafama: duymuş bu
Güneş Taner’in piposunu tüttürerek
Röportaj başına beş bin dolar
İstediğini TV kanalizasyonlarından…
Sayın eşek, o kadar para bende ne gezer!
Diye küskün küskün,
Kıçımıza baka baka
Eli boş döndük fakiraneye”
*
En eski Datçalılara sordum Can Yücel’i. Aktur’un inşaatında çalışmak üzere ta Hakkari’den kalkıp buraya gelmiş çocukluk arkadaşım Apo’nun (ki beni de “Datçalı yapan Apo’dur) aksıra tıksıra yokuşu tırmanan bir kamyon gibi kalmış aklında şair. Yeni Datça’da deniz kenarında kiminle yarenlik ettiyse artık, akşamın geç bir vaktinde çok sarhoş, (Eski Datça’ya giden minibüsü kaçırmıştır muhtemelen,) yürüyen hırpani kılıklı şaire yolda karşılaşan hiç kimse bigâne kalmazmış. Oradaki adı da “Can Baba”dır; çok değil birkaç sene sonra küçük kasabalarındaki o muhteşem mezarlığa gömüleceğini, birileri gelip mezarına durmadan şarap dökeceğini, “ulan Müslüman mezarlığına şarap dökmek de neyin nesi bre deyyuslar?” diyen başka birileri de elde çekiç-balyoz mezarına girişeceklerini, ondan sonra da şairin adının kasabalarıyla özdeşleşeceğini nereden bilsinler? Hiçbir şair, öldükten sonra eriştiği mertebeye yaşarken erişmemiştir. Şairler öldükten sonra kıymete binerler. Yaşarken gıcıktır şairler, sevimsizdir çoğu, aykırılıkları yaşarken batar göze… Ama öldükten sonra öyle değil, ölüm onlara bambaşka bir itibar sağlar. İçip içip sarhoş olan, sağa sola sataşan, meyhaneye seccade seren, aykırı dizeler söyleyen Acem mülkünden Hafız da öyleydi, Kürt şairi Cegerxwîn de Can Yücel de başkaları da… Kıyafetleriyle, halleriyle, dudaklarından dökülen dizeleriyle şairler lanetlidir yaşarken… Öldükten sonraki hallerini görselerdi büyük şairler, belki de ölmek için pek acele derlerdi.
*
Datça’ya yaz geldiğinde Can Yücel oradadır. Yaz ve ölüm koşutluğu şöyle girer şiirine:
“Dutlar düşüyor pıtır pıtır
Mehmet Topçu’nun traktör gökgürültüsüyle
Yaz geldi paldır küldür
Yunus Emre indi
Suya havaya toprağa,
Kulak’ın köpeği Demokrat
Yol üstünde yatmış soluyor
Işık değişti
Işığın yolları değişti
Gölgeler ışığa çaldı
İçinde sarınanlar dolaşıyor
Böyle bir akşamüstü
Hiç ölmek istemezdim”
*
Kim ölmek ister ki böyle bir yerde:
“Datça olacak Datça
Kadınların yarımadası…
Boşuna değil o dediğim
Burası Afrodiça…
Ve gördüğüm bütün her şey
Sevda, Aşk ve Tazelik
Ve Zeytinlerden ve yaşamaktan
Başka bişeyi olmayanların yeri…
Kara Maça’ya karşı
Fallarda kurulmuş görünen
Ademi Bademiyle
İyi bilir bir kişiynen
Yaşamı bilmeyiylen
Yaşanan belki de bir haç
Denizin üstüne vurulmuş…
Ama şeklini derhal bozabilir
En ufak bir esinti.
Mesela bir hilal da olabilir.
Korkutucu olan şey benim gördüğüm
Ne haç ne acı ne haraç olmasıdır…
Burayı ben gözlerimi kapattıktan sonra dünyaya
Yaşamayı hızla öğrenemediğimizden ötürü
Bu yarımadaya, yanın yanın derken
Ufalaya ufalaya
Zaten bitirmişsiniz ya…
Ufalarsanız eğer
İki elim boynunuzdadır derler a…
Ben de bu yarımadayı
Kucağıma kapıp öleceğim,
Ne gâvurun ne Müslümanın…
Hiçbiriniz görmeyeceksiniz artık o güzel yeri
İşte bu şairin ve ölümün eseri…”
Datça’ya geldiği ilk sene, 1992’de yazmış Can Yücel bu şiiri. Gelişler çoğaldıkça bu “cennette” ışığın yollarını keşfetmiş yavaş yavaş. O yolların “kimi limona, kimi badem ağacına, kimi yeni çapalanmış toprağa düşüyor”. Işığın yolları varsa, rüzgarın da vardır; “Kimi köpek, kimi inek, kimi kazma seslerini, kimi sessizliği getiriyor” ona. “Gece el yordamıyla kendini arıyor” burada. Karşısında Simi Adası var, “Biraz koyulaşmış mesela”:
“Açtım ki gözlerimi sabah olmuş Datça’dayım
Ergen ışıklarla karşımda erguvana kesmiş Gocadağ
Tüm engebesiyle yanıyor o koca kaya
Dağkeçileri düzlere kaçmış olmalı
Bir sürek avıdır sarhoşluk
Saçmalarla şiirler arakladığım
Kimi topal kimi tezayaklı koşma
Aynı sansar sincap yabandomuzu
Keklik karatavuk
Fener alayı içinde
Öldürmek için değil ama
Yeni bir hayvanat
Yeni bir insanlık yaratmak için
Değişerek değiştirerek
Sözcüklerin amansız gücüyle
(….)
Bu Datça’da
Bu uzak zürafasında Anadolu’nun
Filizkıran fırtınası esiyor
Eşzamanlı İstanbul’da
Gaziosmanpaşa’da
Dal gibi Aleviler kırılıyor
İşte bu Vatanla Milletin
Bölünmez Bütünlüğüdür
12 Mart 1995’te İstanbul’da Gazi Mahallesi’nde Alevi yurttaşların gittiği bir kahvehaneye kara kıyafetlere bürünmüş iblisler silahla saldırdılar. Olaylar hızlı büyüdü, 22 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı.
Şair belli ki o sırada Datça’dadır.
*
Duyduğumuz her horoz sesi sabaha alamet değildir. Bunun böyle olduğunu ömründe ilk defa Datça’da keşfeder şair. Demek ki horozların çoğu vakitsiz ötüyormuş. Horoz öter, sabah oldu sanır, uykusu kaçar, dolaşmaya çıkar kör karanlıkta şair:
“Yavaş yahşi dağların sırtları belirdi ilk
Evler de ağardı peşinden,
Ağaçlar kapkara daha…
Derken bir ‘cik’ sesi geldi ovadan.
Ortalık sütliman
Gugukkuşu patlattı ardından,
Kuşlar da azıttıkça azıttı…
Öüüürüüü, Öüüürüüü neden sonra uyandı
Ortalık ışımıştı çoktan.
Daha kim bilir böyle ne yalanlarla
Kandırılmış, büyütülmüştüm ben!”
Hangimiz kandırılmadık ki!
*
Bu yazıya oturmadan önce, Orhan Koçak’ın K24’te çıkan “Şiirde Meteoroloji” denemesini okumuştum. Belki de o yazı getirdi beni buraya; Koçak’ı da Behçet Necatigil şiirine götüren son günlerin “cehennemi sıcakları”ydı. Necatigil şiirinde “cehennem yazlardan” bahsetmiş, Koçak peşine düşmüş, “korkutucu hava raporları sunan” başka şairlere de bakmış.
Demek ki “cehennemi sıcakların” da bir tarihi var, Koçak şöyle diyor yazısının bir yerinde sözlerini paranteze alarak. Bu cehennemi sıcakları “70’lerin sonuna doğru henüz gençken, daha dayanıklıyken hissetmeye başlamıştık; çevremde ilk kez sıcaktan yakınan otuzlu yaşlardaki gençler belirmeye başlamıştı, ama o yıllarda hemen kapitalizme ya da neo-liberalizme bağlayamadığımızdan konuyu fazla öne çıkarmak ayıptı.”
“Bir tek Necatigil’in mi derisi inceydi?” diye soruyor Koçak ve ardından sözü Can Yücel’e getiriyor. O zamanlar “sıcaklar başlı başına bir tehdit değil”, tehdit daha büyük yerden, sıcaklardan da zalim “düzenden” olsa gerek. Bu yüzden “derisi ince” Yusuf Atılgan’a da Oğuz Atay’a da Necatigil sahip çıkıyor.
Can Yücel, “Bir Siyasinin Şiiri” kitabında “1972 Yazı” şiirinde “sıcaklardan” bahseder; hızlı bir devrimci olmasına rağmen “sıcaktan şikayetçi” gibidir. Koçak’ın alıntıladığı şiirin o bölümü şöyle:
“Nerdeyse ışığa inanmaz olacaktık,
Öyle hızla büyüyordu içimizdeki karanlık…
Kalamış’ta,
Öğlen sıcağında
Heykeltıraş Kuzgun’la beraber
Damarları varisli ve mermer bir masanın başında
Yeni kesilmiş iki sığır kulağı gibi otururken,
(Bu Kuzgun’un susması demek değil ya hoş,
O ara MİT’otolojik işkence usulleri hazretin en büyük merakı.)
Buz gibi biliyordum
Ne kadar su koysan üstüne, boş,
Ağarmayacaktı önümüzdeki nâmıssız rakı…”
Aradan yıllar geçer. Can Yücel bu kez Datça’dadır, bir hayli zaman geçmiş, “Ama gece on, hal, terler fışkırıyor tenimden/Dayanamıyorum sıcağa/Ben ki gençliğimde Mozambik’te, Angola’da döğüşmeyi kurmuştum/Çiçekleri geride bırakmaktan korkuyorum kururlar diye” diye yazar ve gelir “Celile’de” şiirine:
“Kendimi çarmıha gerilmiş görüyorum
Sıcağın çarmıhına,
İsa’nın dikenleri sivrisinekler,
Kan değil ter damlıyor burnumdan,
Göğe bakacak değilim Medardan.
Datça’nın iki metreden su çıkan
Nemli toprağını seviyorum,
Gökyüzü eminim daha sıcak,
Ne işim var orada
Durduğum yerde sıcaktan
Geberip durmak varken!”
Hazır sıcaklar bahsi açılmışken kaptırır kendini şair. Yaşayanlar bilir, sıcağı tam sıcaktır Datça’nın ki Can Yücel ona köylülerin ağzıyla “gara sıcaklar” der. O “bahis” şöyle:
“Geceleri bu var ya
Cova’dan Karaköy’e vurup
Dağlan taşlan topraklan geçerken
Isınıp ısınıp
Eski Datça’ya vardığında
Azap azap esen rüzgar
Sıcaktı sıcak
Zülfü kara bir bıçaktı sıcak
Bu sıcak itoğlu it mi itoğlu it
Bu havada insan ya mistik
Ya ezogelin olur
Ya da fetişist”
Nazım Hikmet’in “Sıcaktı/Sıcak/Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı sıcak,” dizleri Can Yücel’de “Sıcaktı sıcak/Zülfü kara bir bıçaktı sıcak,”a dönüşür.
Şairin Datça’daki hayatı bundan sonra; yıldızdan çiçekleriyle bir Babil bahçesine benzettiği gökyüzünden bir yıldız alıp gözleri pırıl pırıl o genç kıza vermek ister, ama Büyük Ayı hırlar üstüne, korkup kaçar, insan yüzüne nasıl çıkacağını düşünür; uçup Fatmahanımın duvarına konan Alakarganın peşine düşer, Körmen Koyu’nda, mayosunu da çıkarıp lâci dalgalara koşar; Antik Bar’da bir kadeh rakı eşliğinde caz plağı dinlemek için gidip barı kapalı bulunca eve döner, taraçadaki sedire oturur, bir bira açar, gugukçular başlar, ardından ağustos böcekleri, derken kurbağalar, köpek havlar, inek böğürür, “Bir caz ki deme gitsin; gökyüzünde Zühre yıldızını arar, Datça’dan gara galem” portre şiirler yazar.
*
Can dostu Cemal Süreya’nın ölümünün bir iki sene sonra yerleşti Datça’ya Can Yücel ve belli ki “Şu Alçak” şiirini yazdığında öksürük nöbetleri bir hayli çoğalmış olmalı, diyor ki:
“Yüksek solunum sistemi
Fena sıkıştırıyor beni,
Soluyorum dedikçe dünyayı içime
Bir gıcıktır tutuyor,
Ossun!
Bu kadar dünyalık bana yeter
Sevgili Cemal’i yadederek!
Ve “Bir Daldan Bir Dala” adını verdiği şiirde;
“Ölüm bir sarmaşık
Gövdemi sarmalıyor,
Üst dallara tırmanıyor usun,
Uslan Ey Dil Uslan Artık İhtiyar Olmaktasın
Şarkısını mırıldanarak
Usul usul” diyerek sona doğru yaklaşır ve öteki dünyaya göçme anlamına gelen “İrtihal”ş iirini ekler ona:
“Ölüm bir eşek şakasıdır
Gelir geçer göçer”
*
12 Ağustos 1999 günü “itoğlu it bir sıcak” gündü; "eşek şakası" o gün yapıldı ona. “Mekânım Datça olsun” demişti, vasiyetine uygun o güzelim mezarlığa gömdüler.
Bir kasaba o gün, onun adıyla yeniden doğdu.