Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Gördüğünüz rüyanın peşine düşer, onlara inanır, her gördüğünüz rüyadan sonra ne anlama geldiklerini öğrenmek için eskiden her evde bulunan “rüya tabirleri kitabına” başvurursanız, rüyalar sizi pençesine alır, yakanızı bırakmaz, her gece daha çok rüya görür, gördüğünüz rüyaları gündüz daha çok hatırlar, bir süre sonra onların tutsağı olursunuz.

        Belki herkeste böyle değildir, ama mesela çocukluğumda, yatılı mektepte okurken, uzak bir yerden karton kutulara doldurarak şehrimize kitap satmak üzere gelmiş gezgin bir kitapçıdan aldığım “Rüya Tabirleri” kitabını yatakhanede yastığımın altına koyduğum andan itibaren bana böyle oldu; rüyalarımın esiri oldum çıktım uzun bir süre.

        Her sabah kalktığımda “rüyada yılan görmek, para görmek, su görmek, dağ görmek, deniz görmek (işte bunu göremezdim zira henüz gerçek hayatta deniz görmemiştim), kedi görmek, kan görmek, ak sakallı dede görmek ne anlama gelir” gibi başlıkların bulunduğu “Rüya Tabirleri” kitabına bakar, rüyada gördüklerimi önceden bilinen bazı olaylarla eşleştirerek kendime, hayatıma dair bir fal oluştururdum. Benimkiler bana yetmiyor, rüya tabirleri kitabına sadece ben sahip olduğum için arkadaşlarımın rüyalarına da bakıyordum kitapta.

        Okulun bahçesinde bir cumartesi günü, gezgin kitapçının bir muşambanın üzerine sererek satmaya çalıştığı, “Arzu ile Kanber”, “Ferhat ile Şirin”, “Leyla ile Mecnun”, “Hazreti Ali’nin Cenkleri” kitapları arasında “Rüya Tabirleri”ni kitabını edindikten sonra okuldaki hayatımı rüyalar aleminin kuşatacağını bilmiyordum ama kitapla karşılaşınca sanki Dayım Cebrail, köyden kalkmış da okula yanıma gelmiş gibi sevinmiştim. Zira dayım bir rüya tabircisiydi, ev ahalisi rüyalarını biriktirir, Cebrail Dayının evimize gelmesini bekler, gelince de o gece geç saatlere kadar hepimizin rüyalarını sırayla tabir etmeye başlardı.

        Şimdi, Cebrail Dayım yastığımın altındaydı; benim olsun arkadaşlarımın olsun rüyalarını anında yorumlamak için uzak bir yerden kalkıp gelmesine gerek yoktu. Birçok rüyanın tabiri birbirine yakındı kitapta.

        Bazı rüyalar zorluklardan sonra feraha, özlediğimiz nimete, sıkıntı çekerek hak edilen zafere, bize yük olan akrabadan kendini kurtarmaya, kısa sürede duyulacak sevindirici haberlere, yüksek mertebelere çıkmayı delalet ederken; bazıları da bizi enikonu korkuturdu.

        Rüyalardan yakamı nasıl sıyırdım, o kitabı ne yaptım, rüyalara başıma geleceklerin ön işareti muamelesi yapmaktan ne zaman vazgeçtim bilmiyorum ama sanırım beni bu işten kurtaran şey roman oldu.

        Romanla tanışınca dünyam değişti. Tıpkı romanla tanışan dünyanın zihniyet devrimi yapması gibi… Ben de devrim yaptım içimde, o andan itibaren rüya tabirlerini unutup, başkalarının kurduğu hayallere kendi hayallerimi de katarak başka bir alemde kendime yeni bir dünya kurdum.

        O günden bugüne o alemde çok mesudum, canım isterse Don Kişot’la birlikte yel değirmenleriyle savaşmaya gidiyorum, canım isterse Raskolnikof’un peşine düşüp o baltayı nereden bulduğunu sormaya çalışıyorum, istersem trenin altına atlamaya hazırlanan Anna Karenina’nın eteğinden tutup onu durdurmaya gayret ediyorum, istersem Aylak Adam’la sinemaya gidiyor, istersem Celal Salik’inkine benzer bir köşe yazısı yazıyor, istersem de Turgut Özben’in peşine düşüp “kendini anlatmak için intihardan başka çare görmemiş olan Selim Işık’ın” bunu neden yaptığını öğrenmek istiyorum.

        *

        Turgut Özben deyince… Yıldız Ecevit’in biyografisinde yazdığına göre Oğuz Atay’ın rüyaları meşhurmuş, gördüğü rüyaları uyanınca en ince ayrıntısına kadar hatırlar, onları o sırada yanında kim varsa ona ve daha sonra da arkadaşlarına anlatırmış. Bazılarını da kitaplarına geçirmiş. Mesela “Tutunamayanlar”da Turgut Özben bir gece, “daha sonraları her hatırlayışında ürperdiği” onu “dehşetle uykusundan uyandıran”, daha sonra da “Abdülhamit Rüyası” adını verdiği bir “kâbus” görür.

        Rüyanın hemen başında Sultan Abdülhamit’i görür Turgut Özben. Hünkar, koyu kırmızı genişçe bir salonda, bir divanın üzerine elbiseleriyle uzanmıştır. Başında kırmız bir fes vardır. Parlak siyah redingotunun üstünde de ucuna bir nişan asılmış kalın ve sarı bir kurdelâ... Divanda ipekli bir örtü Sultan’ın yanı başında duruyor, Abdülhamit bu örtüye sarınmıştır. Abdülhamit anlatıldığı gibi bir adamdır; burnu kocaman, ufak tefek, sakalları kapkara... Turgut, Sultan’a çok yakın bir yerde duruyor, adeta nefesini hissediyor, bu durum ona birazcık mahcubiyet verdiği gibi, biraz da korkutur, durduğu yerde konuşmadan onu seyreder, bir yandan da kendine cesaret vermeye çalışarak, içinden “Ben Cumhuriyet çocuğuyum, ben Cumhuriyet çocuğuyum” diye tekrarlar. Kendini bir ilkokul talebesi gibi hisseder, bir yandan da “Neden korkacakmışım Abdülhamit’ten” deyip durur. Yine de orada duran ve hiç konuşmayan adamda ürkütücü bir otorite var. Sultan başıyla Turgut’u işaret eder. Turgut talimata uyarak, divanın yanındaki sandalyeye oturur. Şimdi Abdülhamit’e daha da yaklaşmış, onu çok yakından görüyor. İkisi de konuşmuyor. Birden Sultan’ın sarındığı örtüler kımıldamaya başlar, ipek kumaşın arasından, Turgut’un o zamana kadar fark etmediği bir adamın başı ve kolları dışarı çıkar. Turgut, o ince örtünün altında bir adam olduğunu nasıl fark etmediğine şaşırır. Örtünün altından çıkan adam Sultan’ın ciddi, ağırkanlı duruşuna hiç uymayan sırıtkan, yılışık bir heriftir. Sultan, Turgut’un aklından geçenleri okumuş gibi, “Önceden belli olmaz, divanın ortasında onun için oyuk bir yer yapılmış, hep orada yaşar,” der. Adam örtülerin içinde yılan gibi kıvrılır, yüzündeki iğrenç gülümsemeyle Turgut’a bakar. Turgut, “Şimdi ne yapıyor?” diye sorar Sultan’a, Abdülhamit umursamaz bir tavırla, “Bana sevgi gösterisi yapıyor,” der. Turgut sanki iskemleye bağlanmış gibi yerinden kıpırdayamaz, “İsterseniz ben gideyim,” diye bir şeyler mırıldanır, “gerek yok”der Sultan, “O kıvranmaya alışıktır, senin yüzünden değil,” der. Adam kıvranmaya, yılışmaya devam ederken, bir yandan da “Öyledir efendimiz, her şey buyurduğunuz gibidir,” diyerek aynı hareketleri tekrarlamaya devam eder. Turgut birden, “Yaptığımız bütün devrimlerin aslı yok mu dersiniz?” diye sorar Abdülhamit’e. Sultan başını geriye iter, “Bana kalırsa yok,” der. Bu arada adam kaybolur, Sultan eliyle örtünün altını yoklar, “Yorulma artık sen Dilâzer” diye yatağın altına seslenir, kıvrımların arasından “vazifem efendim” diyen Dilâzer’in sesi işitilir, Sultan “Sen sıkılma Turgut Bey oğlum, Dilâzer alışıktır,” der ve arkasından ayaklarını toplar, eliyle siyah meşini tutarak şunları söyler: “Ben bütün olacakları evvelden görmüştüm. Benimle başa çıkamayacağınızı biliyordum. Ben ve Dilâzer, sizin yenemeyeceğiniz kuvvetlerdik. Hele Dilâzer! Çok marifetlidir. İstediğin kılığa girer.” Dilâzer, siyah mesin arasından kafasını çıkarır, “girerim” der. Sultan Abdülhamit, “Sizin hatanız buradaydı; Dilâzer’in yerine koyacak adamınız yoktu” der. Turgut bir anda Dilâzer’i sandalyesinin yanında bitmiş bir halde görür, irkilir, Dilâzer yılan gibi sırıtarak, “Adamınız yoktu” diye tekrarlayarak bir anda kaybolur. Turgut, yerinden fırlayarak “olmaz” diye bağırmak ister ancak sesi çıkmaz. “Yerimden kalkmasam Dilâzer beni de Sultan’ın adamı sanacak” diye düşünür. Abdülhamit’e bakar onu, sakalını tutmuş düşünürken bulur. “Hangi devirde yaşıyoruz, Cumhuriyet bu duruma daha fazla kayıtsız kalamaz, göz yumamaz” diye bağırmak ister Turgut. Ayağa kalkmak isterken elini Abdülhamit’e doğru uzatır, oda aniden karışır, divanı göremez. Bir anda ortalığı gür bir ses kaplar: “Üçüncü Cumhuriyeti de kurduğum halde, bunlara neden engel olamıyorum?” Duyduğu sese çevirir başını, aynı ses “Gücüm yetmiyor,” der. Oda yavaş yavaş aydınlanır, Turgut’un karşısında bu sefer Mustafa Kemal var. Onu resimlerinden tanıyordu, ama resimlerdekine benzemiyordu, Turgut yine de tanır onu. Mustafa Kemal oldukça kilo almış, saçlarının tümü dökülmüş, beli bükülmüş, sesi yorgun çıkıyor, konuşurken dudaklarının arasından altın dişleri görünüyordu. Yüzü buruşmuş ve beyaz kıllarla kaplıydı, eski bir ropdöşambr vardı üzerinde.

        Turgut bütün gücünü toplar ve ağzından, “Nasıl olur? Memleketi siz idare etmiyor musunuz? Nasıl engel olamazsınız?” sözleri çıkar. Mustafa Kemal çaresizliğini gösteren bir hareket yapar. Turgut ona doğru ilerlerken ter içinde uyanır. (Tutunamayanlar, s.82-84)

        *

        Münevverin rüyası da münevvere benzer. Tüccar para görür, fakir zenginlik, zengin ihtişam… aydın ise gece gündüz hemhal oluğu memleket dertleriyle boğuşur rüyalarında. Abdülhamit istibdadını yaşamış olanların gördüğü zulüm yıllar yılı yakasını bırakmamış onların, sonrasında gelen yönetimler de münevvere benzer bir muameleyi reva görmüş, sadece yönetim biçimleri değişmiş ama zulmün biçimleri aynı kalmış, belki belki falakanın yerini elektrik almıştır o kadar.

        Oğuz Atay’ın “Abdülhamit Rüyası” parçası, çeşitli vesilelerle birçok makaleye konu olmuş, Dilâzer'in kimliği sorgulanmış, herkes farklı farkı bakmış bu metne, kimisi Abdülhamit devri ile Cumhuriyet devri karşılaştırması bağlamında, kimisi her dönemde aydına yapılan muamele bağlamında… Ama ben burada, Oğuz Atay’ın Mustafa Kemal’e söylettiği “Üçüncü Cumhuriyeti de kurduğum halde…” cümlesinde kalmak istiyorum.

        *

        “İkinci Cumhuriyet”, kavram olarak belki de ilk defa Ahmet Hamdi Tanpınar günlüklerinde geçer, 90’lı yıllarda da bir grup liberal aydın diline doladı kavramı, daha sonra bu kavram onları suçlamanın aracı haline getirildi, Cumhuriyet tekti ve numaralandırılamazdı!

        Oysa dünyayı Cumhuriyet idaresiyle tanıştıran Fransızlar bu işi beş numaraya kadar vardırmışlardı; Mustafa Kemal de Anadolu’ya çıktığında aklında hep Fransızların kurduğu biçimiyle bir “Üçüncü Cumhuriyet” fikri vardı.

        Yazdığı “Atatürk’ün Entelektüel Biyografisi”nde Prof. Şükrü Hanioğlu bu meseleye etraflıca tartışır.

        Hanioğlu’nun belirttiğine göre Mustafa Kemal’in milli mücadeleyi başlatmadan çok önce kafasında Fransa’dakine benzer bir “Üçüncü Cumhuriyet” kurma fikrinin dolaştığını onun yakınında bulunan kişilerden Ahmet Ağaoğlu’nun sıklıkla ihsas ettiğini söyler. Akademik anlamda buna ilk işaret edenin de Édouard Herriot olduğunu kaydeder. Devlet adamı kimliğiyle öne çıkmış birisi olan Herriot, 1934 yılında yayımlanan Orient” kitabında, bizzat devrin ileri gelenleriyle yaptığı mülakatlar sonrasında, Ankara'daki rejimin Fransız İhtilali'nin değişik evrelerini taklit eden ve Üçüncü Cumhuriyet örneğini model olarak gören bir proje olduğunu dile getirir. Tabii yaptığı detaylı bir tahlil değil, bunu biraz satır aralarında söylediğini söyler Hanioğlu.

        Akademik çalışmalarda bunu “Üçüncü Cumhuriyet” fikrini doğrudan ilk ele alan tarihçi Şükrü Hanioğlu’dur. 2011 yılında İngilizce olarak yayınlanan “Atatürk” kitabında söyler bunu ki, elimizdeki “Atatürk’ün Entelektüel Biyografisi” kitabı bu kitabın Türkçe olarak yazılmış geniş bir versiyonudur. Ondan hemen sonra rahmetli Zafer Toprak bunu biraz da Erken Cumhuriyet rejimi apolojisi yapmak için kullanır. Hanioğlu da kitabının Türkçe versiyonunda bu konunun ayrıntılarına ve derinine iner.

        Konuyla ilgili sorduğum soruya Hanioğlu şu cevabı verdi:

        “Bence Atatürk'ün Fransız üniversalizmini kabullenmesi ve onun tezlerinin tüm toplumlarda olduğu gibi Türkiye'de de geçerli olacağını varsayması çok önemli. O sadece insanlığın ulaştığı nihai rejim olduğunu düşündüğü Üçüncü Cumhuriyet'in benzerini kurmak istemiyor, başından beri Fransız İhtilali'nin bir benzerini Anadolu'da gerçekleştirmek iddiasıyla ortaya çıkıyor. Bir anlamda İhtilali'nden Üçüncü Cumhuriyetin pozitivist-laik rejimine geçişi kısa sürede hayata geçirmeyi arzuluyor ve bunu da gerçekleştirebileceğine içtenlikle inanıyor.”

        *

        Tarihçilerin bugün kıyasıya tartıştığı bir kavramı -Üçüncü Cumhuriyet- henüz onların gündeminde yokken, 1960’ların sonunda bir romancının kullanmış olması, roman denilen büyülü anlatım aracının nelere muktedir olduğunu gösterir. “Tutunamayanlar” kahramanı Turgut Özben’in rüyasında Mustafa Kemal’den duyduğu “Üçüncü Cumhuriyet” Atatürk’ün kurduğu bugünkü Cumhuriyet’tir ki Hanioğlu da Toprak da buna işaret eder.

        *

        Yatılı mektepte, rüya tabirinden kurtulup çok erken bir yaşta romana terfi ettiğim günden beri, “Tutunamayanlar” ayarında anıtsal romanları okurken içimden bir ses daime şunları söyler bana:

        Dikkatli oku, aman dikkatli oku!