Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

“Nuh’a beşikler vermiş Anadolu”nun geleneksel kadim değerlerini, asırlar boyunca gözün de gönlün de uzağına düşürülmüş ora insanının basit hayatını, toprağa bağlılığını, samimi ilişkilerini ince bir üslupla çok güzel hikayelere dönüştürmüş olan Mustafa Kutlu’nun sanırım bir sene önce yaptığı ve sosyal medyada dolaştırılan bir konuşmanın kısa videosunu, bu meselelerle ilgili yazılar yazdığımı bilen bir arkadaşım bana da yolladı bir süre önce. O videoda Kutlu, spotlar halinde, “Türk aydınının dindar olmaktan korktuğunu, Kemal Tahir’in milli olduğunu, Selim İleri’nin hep kendini yazdığını, Tanpınar’ın Türkiye’nin üç çaplı adamından biri olduğunu, İsmet Özel’i de son büyük Türk şairi kabul ettiğini” söylüyordu.

Bu video sosyal medyada dolaşıma çıktıktan sonra, o alemde olup bitenlerden bihaberim; Kutlu’ya kim hakaret etti, kim “haklısın” dedi, kim “durun arkadaşlar adamın söyledikleri üzerine biraz düşünelim” dedi bilmiyorum. Doğrusu o mecrada olup bitenlere bazen şaşırıyor, bazen de sadece tebessüm ediyorum. Orada birkaç yüz bin kişi var, birkaç bin kümeye ayrılmışlar, her küme kendi içinde yüzlerce iç kümeye ayrılmış, bütün o küme elemanları birer yargıç olmuş durmadan birbirleri ve başkaları hakkında hüküm verip duruyorlar. İşin daha ilginç yanı, sadece kendi “takipçilerine” sesini ulaştıran o küme elemanlarının bazıları, hiçbir imla kuralı gözetmeden, Türkçenin kafasını gözünü yararak yüksek perdeden bir tirada girişiyor bazen, zar atan kumarbaz edasıyla “haydi kemik” deyip mesajını sanal aleme yaydıktan sonra, bütün kâinatın o sırada onun o kıytırık sözüne kulak kabarttığı sanıp, söylediklerine yüzde yüz emin bir allame-i cihan rahatlığıyla koltuğunda kaykılıp yanındaki eşine dostuna “nasıl geçirdim ama” deyip caka satıyorlar. Adı sanı duyulmamış, hiçbir değer üretmemiş, yazdığı birkaç satırı doğru düzgün bir mecrada yayınlanmamış, sosyal medya denilen illet olmasa hiçbirisinin hiçbir “fikrinden” ilelebet habersiz kalacağımıza emin olduğum çoğu cahil bu güruhun nesini ciddiye alacaksın ki?

Ama meğer orada at koşturan sadece bu “cahil cühela” takımı değil. Oranın gazına gelip, yazdıkları dergiler çok sınırlı sayıda sattığı için hep “okur” hasreti çekmiş bazı ciddi insanlar da “beğeni” adına topa giriyorlar oralarda. Mesela edebiyat eleştirmeni diye bildiğimiz, bu alanda birkaç kitap yazmış olan Semih Gümüş de; Mustafa Kutlu’nun söyledikleri üzerine, eğer fikrine katılmıyorsa, söylediklerini yanlış buluyorsa, mesela çıkardığı “Notos” adlı edebiyat dergisinde uzun uzadıya, ciddi bir yazıyla ona cevap vermek yerine kısa yoldan haddini bildirmek için bu mecrada asılmış klavyeye… Tepkisini, “Serbestiyet”te Selçuk Orhan’ın “Bir Çift Söz” yazısından öğrendim geçen pazar günü. Orhan’ın yazdığına göre Semih Gümüş Mustafa Kutlu’ya cevap vermiş. Gümüş’ün kelimelerini saydım, tam otuz beş kelime sarf etmiş bu mevzuda. Hap gibi, yut dinsin acın veya artsın acın… Tam otuz beş kelimeyle bu kalender, munis “gerici” yazarı “yerin dibine” batırmış, ona “gününü göstermiş.” Orhan’ın aktardığına göre Gümüş’ün X hesabında sarf ettiği o otuz beş kelime şunlar:

“Hayatında ezenlere, muktedirlere iki çift söz etmemiş, yoksulluğun dibine gönderilen halkın yanında durmamış yazarın bu sözleri de bomboştur. Artık bu ülkede hak edilmemiş aydın olunamayacak. Konforunu iktidara dayalı olmaktan alan edebiyat ve sanat ahlak dışıdır.”

*

İşin doğrusu Semih Gümüş’ün bu kadar öfkelenmesinin sebebini anlayamadım. Mustafa Kutlu’nun söylediklerinin nesi yanlış? Türk aydını dindar olmaktan” korkmuyor mu? Kemal Tahir “milli” değil mi? “Bir yazarın yazdığı bütün romanlar aslında tek romandır” diyen Selim İleri hep “kendini” yazmadı mı? Tanpınar, Türkiye’nin üç çaplı adamından biri değil mi? Peki İsmet Özel? Çoğu zaman birçok meselede ipe sapa gelmez konuşsa da iliklerine kadar has şair değil mi?

Sahi, Gümüş, bunları söyleyen Kutlu’ya neden bu kadar öfkelenmiş, anlamış değilim.

*

Semih Gümüş’ün arka arkaya dizdiği otuz beş kelimeden üç ders çıkarmak mümkün.

  • Yazar halkın yanında durmalı.
  • Aydın olmak hak edilen bir şeydir.
  • Konforunu iktidara dayalı olmaktan alan edebiyat ahlaksız edebiyattır.

Bu durumda Mustafa Kutlu, bu vasıflara sahip olmadığı için, görüş serdedemez. Hata bir de hükme varıyor ve “dağılın bebeler, mekânın asıl sahibi geldi” diyen külhanbeyi edasıyla şu cümleyi kuruyor:

“Artık bu ülkede hak edilmemiş aydın olunamayacak.” Nokta.

“Hak edilmemiş aydın!”

Aydın olmak nasıl hak ediliyor? Bu hakkı kim dağıtıyor?

Tanrım daha neler göreceğiz?

*

Semih Gümüş’ün “yaratıcı yazarlık kursunda” talebelerine verir gibi bize verdiği üç dersten “halkın yanında duran yazar” dersiyle başlayalım o halde.

Türk aydınları, yazarları “halkın yanında” durmayı Ruslardan öğrendiler. 20. Yüzyılın başında Rusya’ya okumaya giden birkaç Türk talebeye; burada önceki asrın sonuna doğru ortaya çıkmış, köylü komünleriyle sosyalizme ulaşmayı amaçlayan, Çarlığı yıkarak toprağı köylülere dağıtmayı hedefleyen, bu uğurda gerekirse bireysel terör eylemlerine de başvurulabileceğini mubah gören, “halka yürümek” şiarıyla yola çıkmış, kendilerine “Halkın Dostları” adını veren Narodniklerin “halkçılığı” anında sirayet etmiş; onlar da tıpkı şehre giden köylünün dönerken evdekilere hediyelik öte beri getirmeleri gibi memlekete döner dönmez o fikri hediyelik eşya gibi bize getirmiş, ardından “Halka Doğru” hareketini başlatıp Ege ovalarına yayılmış halka doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Semih Gümüş’ün sözünü ettiği “halkın yanında duran aydın” ilk olarak bu hareketle sahneye çıktı işte.

Halka yürüyen Rus aydınlarının çoğu nihilistti, bizimkiler de… Rus aydınları da halkın dilini bilmiyorlardı bizimkiler de… Ruslar aydınları da halkın inançlarından uzaktı, bizimkiler de… İki ülkenin aydınları da Fransız devriminin yaydığı ışıkla “aydınlanmış”, iki ülkenin aydınlarının fikirleri de ithaldi. Aralarında tek bir fark vardı; Napolyon’dan yedikleri tokatla sersemleyen Rus aydınları titreyip kendine gelmiş, bizimkiler ise o tokadın yankısıyla… İki ülkenin aydınları da halka uzaktı… Yüksek katlarda oturdukları sanan bu aydınlar halka “inmek” için daha kolay bir yol tutturdular. Halkı tanımadıkları için halk ağzıyla konuşmak, şivelerini değiştirmek, basit köylü üretim araçlarına tapınmak, kara sapana, öküze methiye dizmek, duvara köylünün işlediği kilim, hurç, yular asmak, evinin bir köşesini testi, ibrik, toprak kap, tahta kaşıkla süslemek… Bizimkiler, bu malzemelerin doğudan geldiğini sandıkları için malzemeyi biriktirdikleri evlerindeki köşelere “Şark Köşesi” adını verdiler, Rusların ne dediği bilmiyorum valla.

Rus Narodnikleri sayesinde tanıdıkları halk bu malzemeleri üreten köylülerdi. Oğuz Atay’ın muazzam bir ironiyle “tam olgunlaşmadan (yolda bozulmasından diye) başka ülkelere gönder”diğimiz, “oraya gidince de bize döviz gönderen” köylüler. O köylüler ki, kitap diye evinin duvarına kanaviçe işlemeli bir muhafaza içinde astığı kutsal kitaptan başka kitap bilmez. O köylüler ki akşam bulgur pilavını yedikten sonra cenk hikayelerini az biraz kulak verip uyurlardı. O köylüler ki, misal Leyla Erbil’in “Tuhaf Bir Kadın” romanının devrimci kadın kahramanının onlara yakın olmak için gidip ev tuttuğu gecekondu mahallesinde, evine gelen erkekler yüzünden adını anında kötü kadına çıkarıp mahalleden kovanlardı… O köylüler ki, sizi kurtaracağız diye Kızıldere yollarını tutan devrimcileri görür görmez devlete ihbar edenlerdi… Ne o köylüler o “anarşistleri” sevip bağrına bastılar, onları kurtarmak için bu cefaya katlandıklarına ikna oldular ne de o “aydınlar” o halkın onların yöntemleriyle kurtulmak istemediklerini kavradılar. Olan o çocukların gençliklerine ve bağrına şivan düşen annelerine oldu.

“Halkın yanında duran aydın” halka uzak, halk ise o aydını hiç hesaba katmıyordu.

Semih Gümüş’e göre edebiyat işte bu halk için yapılmalı ve sırtını zinhar iktidara dayamamalı, onun konforuna sığınmamalı, yoksa o edebiyat ahlaksız bir edebiyattır.

Bu durumda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yaptığı edebiyat ahlaksız bir edebiyat mıdır? Ya Yahya Kemal’in? Ya Maksim Gorki’nin edebiyatı? Mayakovski’nin? Onlar da mı “ahlaksız” edebiyat yaptılar ey Gümüş?

Semih Gümüş’ün bayıldığı, romanlarına dair birden fazla övücü yazı yazdığı, Türk edebiyatının en önemli yazarlarından birisi saydığı Ahmet Hamdi Tanpınar CHP’den milletvekili oldu, meclise gitti, “iktidarın sunduğu konforu” tepe tepe kullandı ve en önemlisi İsmet Paşa öyle methiyeler dizdi ki, günlükleri yayınlanınca hepimizin nutku tutuldu. Çünkü Gümüş’ün geldiği gelenek onu “gerici bir muhafazakar” olarak biliyordu o zamana kadar, bu yargıya da kullandığı dile bakarak varmışlardı. Günlükleri yakın bir tarihte yayınlanınca, bu büyük yazarın “Milli Şef”, reisicumhur İsmet İnönü’ye büyük hayranlık beslediği, onu “şiraze adamı” yani sistemin bağlayıcı unsuru olarak gördüğü, hatta biraz daha ileri giderek onu Cumhuriyet’in Orhan Gazi’si saydığı, bu hayranlığı “fetişist” diyebileceğimiz bir seviyeye yükselttiği, ona ithafen “Gelecek” adlı destansı bir şiir yazdığı, 27 Mayıs darbesini halkın umudu olarak gördüğü ortaya çıktı.

Şimdi Tanpınar’ı ne yapalım sayın Gümüş? Gericilerden alıp siz Kemalistlere mi verelim? Yoksa kimseye vermeyip “ahlaksız” diye aslanlara mı atalım? İnsafına kalmış artık.

Peki, Tanpınar’ın “tilmizi” olmaktan gurur duyduğu, sırf onun yazdığı şiirin üstüne şiir yazmayı günahkarlık olarak gördüğü için şiiri bırakıp romana yönelmesine sebep olan Türk şiirinin en gür iki üç sesinden birisi olan Yahya Kemal’i ne yapacağız?

O Yahya Kemal ki, Falih Rıfkı’nın aktardığına göre Bursa’da varıp Reisicumhur Mustafa Kemal’in ayağını öpmüş, daha sonra Avrupa’da sefirlik yapmış, hayatı boyunca “konforunu iktidara dayanmaktan” almış, bir eli yağda bir eli balda yaşamış, “halktan yana” tek bir dize yazmamış, siyasal iktidarı hiç ama hiç eleştirmemiş… Ama öyle şiirler yazmış ki, hükümet gibi… Şimdi ne yapacağız o şiirlere, o edebiyata… Hepten “ahlaksız edebiyat” mı diyeceğiz?

Bir iki örnek de sevdiğiniz sosyalist cenahtan vereyim müsaadenizle.

Mesela Maksim Gorki… O büyük romancıyı… Stalin onu Sovyet yazarlarını başına bekçi diye dikti… “Aman şu heriflere sahip çık, yazarlar şairler zararlı müskirata benzer, şişede durdukları gibi durmazlar” dedi, Allah’tan iyi insandı, birkaç kişinin canını pos bıyıklının kemendinden kurtardı ama hayatı boyunca “iktidarın emrinde” hem de Stalin gibi bir diktatörün yönetiminde bu bekçilik vazifesini yürüttü. Sahi, onun dayandığı “konfor alanı” neresiydi acaba? Yoksa sosyalist yönetimler bu “iktidar” alanından muaf mıdırlar?

Hayır derseniz size bir de büyük şair Mayakovski’yi hatırlatacağım. Merdiven usulü dize dökmenin ustası ki şiirdeki o yeni biçimi Nazım Hikmet ondan ödünç aldı… Mayakovski devrimin gür sesiydi. Kelimeleri işçi yumruğundan daha sertti. Gürz gibi kullandı onları, Bolşevikler iktidara geldi, yeni iktidarı halka benimsetmek için kelimelerini daha da biledi, bir yerlerde tökezledi artık neresiyse orası, bazıları Stalin’in görevlendirdiği bir ajana aşık olduğunu söyler, şüpheli bir intihar mektubu geride bıraktı. Sahi, o büyük şair “iktidara” methiyeler düzerken “ahlaksızlık” mı yapıyordu? Haşa, o “sosyalist iktidara” övgüler düzüyordu değil mi? O iktidar eleştiriden muaftır, bilmiyordum.

*

Yüz yıl önce bir amele teşkilatı kuran, sonra bölüne bölüne küçülen, 1970’lere gelindiğinde adında “halk” olan yüzlerce fraksiyona ayrılan, aynı adla yüzlerce dergi çıkaran, “halkçılık” fikrini Ziya Gökalp gibi Türkçülerin “halka doğru” hareketinden alan, çoğu genç yaşta öldürülen -bunların önemli bir kısmı iç infazdır-, Semih Gümüş’ün imanla bağlı olduğu cereyanların en sevdiği türkü, “Vurulduk ey halkım unutma bizi” türküsüdür ama bu acıklı seslenişe rağmen yüz yıldan beri her “vurulduklarında” halk kılını bile kıpırdatmıyor.

Çünkü onların halk diye bildiği; dergilerini okuyan, kitaplarını satın alan, bildirilerini okuyan, partilerine oy veren birkaç yüz sempatizanı, militanı ve taraftarlarıdır. Geride kalan Gümüş’ün deyimiyle, “yoksulluğun dibine gönderilen halkın” ise bunlardan haberdar değil, onlar her defasında gidip “halkçıların” nefret ettiği parti hangisiyse oy veriyorlar.

*

O halde yazıyı, bundan sonra “hak edilmemiş aydına” izin vermeyeceğini söyleyen Gümüş’e benzer bir “aydın” anekdotuyla bitirelim:

Köylü çocuğu, sırtında yırtık mintanı, ayağında şalvarı şehre gitmiş okumuş. Modern devletin rahle-i tedrisinden geçerek bir “aydın adayı” olarak tatil için köyüne dönmüş. Gözüne ilk çarpan “tırmık” olmuş, hayretler içinde babasına “Bu nedir?” diye sormuş. Babası, “Bilmiyor musun oğlum, ucuna bas, o sana adını söyler” demiş. Aydın adayı tırmığın ucuna basınca, tırmığın sapı küt diye alnına yapışmış. O da can havliyle, “Hay s..tığımın tırmığı” demiş.

“Tırmık” aydına adını böyle hatırlatır işte!

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar