Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Varlık aleminde öleceğini bilen tek canlı olan insan, sevdiği birinin artık hareket etmediğini gördüğü ve kendi ömrünün de tükeneceğini anladığı günden beri ölümsüzlük peşinden koşup durmaktadır.

        Nitekim Borges, birazdan bahsedeceğim “Ölümsüz” adlı hikayesinde, “Ölümsüzlük anlamsızdır; insan dışındaki bütün yaratıklar ölümsüzdürler, çünkü ölümden habersizdirler,” der.

        Hayvanlar da ölür fakat insanların aksine onlarda ölüm bilinci yoktur. Ölmek ile öleceğini bilmek farklı şeylerdir çünkü. Bir hayvan tehlikeyi sezip kaçabilir, ölen bir yakınının başında yas tutar gibi bekleyebilir; ancak bir gün kendisinin de kaçınılmaz olarak öleceğini idrak edip etmediği hâlâ bir muammadır. Kısacası, insan dışında kendi ölümlülüğünün farkında olan başka bir canlı var mı bilinmez.

        REKLAM

        *

        İnsanı hayvandan ayıran şey bilinçtir. Bilinç sadece tepki vermek değildir, tepki verebildiğini fark etme halidir.

        Hayvanlar aleminden bir belgeselin bir sahnesi hiç çıkmıyor aklımdan. Kaplanlar birkaç maymunu kovalar. Maymunlar ağaca tırmanır, ağacın en tepesine çıkarlar. Çevik bir kaplan da onların peşinden ağaca tırmanır. Ancak ağaç dalları sık, kaplan aralarından geçemiyor, maymunlar en tepede, aşağıda bir sürü kaplan… Ağaca tırmanan kaplan zorlar, bir türlü öteye gidemez.

        Oysa aşağıdaki kaplan sürüsü, sıska ağacı hep birlikte sallasa maymunlar aşağı düşecek ama hayır ille de dişlerini boyunlarına geçirecek mesafeye gitmeye çalışır içlerinden birisi.

        REKLAM

        Bu sahne içgüdünün karanlığı ile bilincin aydınlığı arasındaki sınırı gösterir bize. Ağaca tırmanan kaplan tek bir komutla hareket eder: Kovala ve dişlerini boynuna geçir!

        Hayvan için tek bir olasılık vardır, başka bir seçenek gelmez aklına. Kaplan sıska ağacı sallayıp avını yere düşürmeyi akıl edemez; çünkü o, sadece tek bir yol bilir. İnsan ise durup düşünebildiği, dürtülerini zihninde tartabildiği ve ağacı sallayacak o alternatif yolu bulabildiği için hayvan değildir.

        *

        Eskiden, çok eskiden, yeni yeni ayağa kalkıp yürümeye başladığımız o ilk çağlarda; devrilmiş bir mamut cesedinin etinden nasiplenmek isteyen bir grup insan, uzaktan leşin üzerine sırayla en güçlü hayvanların geldiğini görür. Önce boz ayı karnını doyurur; ardından aslan, kaplan, kartal, kurt ve tilki güçlülük sırasıyla gelerek etin tümünü yiyip bitirirler. Kurt gibi acıkmış olan insan ise geriye kalan kemik yığınının üzerinde çaresizce durup düşünür; taşı eline alır, onu bir alet gibi kullanarak kemiği kırar ve içindeki iliği keşfeder; oturup afiyetle yememeye başlar.

        REKLAM

        Yırtıcıların asla ulaşamadığı o gizli hazineye, aklı ve bilinci sayesinde ulaşır insan. Böylece sadece karnını doyurmakla kalmaz, kaba gücün saltanatını yıkarak aklı ve aleti kendine rehber edinir.

        O günden sonra rakibini, düşmanını ya da avını pençesiyle alt etmek yerine, yaptığı aletleri onlara fırlatarak diğer canlılardan ayrışan farklı bir varlığa dönüşür. (Aslında kalleşlik!) Ve nihayetinde, bu alet yapma becerisi milyonlarca yıl sonra tüfeğin icadına kadar uzanır; kaba güce dayalı o eski mertlik de böylece tarihe karışır.

        *

        Varlık aleminin tek hâkimi, en kıymetlisi olma vasfını başkaları değil, insan kendi kendine verdi. Doğa insana taç takmadı yani, onu alemin kralı ilan etmedi. İnsan, aklını ve gücünü kullanarak o tacı kendi kafasına kendisi geçirdi. Kanunları kendisi yaptı. Evrenin merkezine kendini, kendisi yerleştirdi.

        REKLAM

        Yaşarken, günün birinde yok olacağını düşünen tek yaratıktır insan. Kaya mezarlarını, cesedi toprak olmasın diye taştan lahitleri o yüzden yaptı. Çünkü ölüm yakasını hiç bırakmadı. Bunu bildiğinden piramitler inşa etti, ölülerini anmaya başladı, vasiyet bıraktı, gelecek kuşakları düşündü ve henüz başına gelmemiş ölümün gölgesinde bir yandan da ölüme bir çare bulup ölümsüzleşmek için düşünüp durdu.

        Ve gelip şu yaman soruya çarptı:

        İnsan öleceğini bildiği için mi uygarlık kurdu, dinleri ve sanatı yarattı; yoksa uygarlık kurup düşünmeye başladığı için mi ölümün farkına vardı? Bu iki ihtimal, insanın ne olduğu konusunda birbirinden çok farklı kapılar açıyor önümüze.

        REKLAM

        İnsanın ölümsüzlük arayışı, henüz yazı icat etmeden çok önce başlamış olmalı. Fakat bu arayışın tam olarak ne zaman başladığını bilmiyoruz ne yazık ki. Arkeolojik bulgular bize insanların ölülerine ne zaman özel davranmaya başladığını gösteriyor; ölümsüz olmayı ne zaman istediklerini ise doğrudan söylemiyor.

        *

        Ölümsüzlük arayışının ilk edebi metini Gılgamış Destanı’dır. Gılgamış, dostu Enkidu ölünce, aniden günün birinde kendisinin de ölebileceğini anlar. O çok güçlüdür, büyük bir kahramandır, ondan azametli kral yoktur ama bunların hiçbiri onu ölümden kurtaramaz.

        Bunun üzerine ölümsüzlüğü aramaya çıkar. Tufandan kurtulup tanrılar tarafından ölümsüzlük bağşedilmiş Utnapiştim'i bulur. Ondan ölümün sırrını öğrenmek ister. Sonunda ölümsüzlük otuna ulaşır; fakat bir yılan, ondan çalıp götürür. Gılgamış eve eli boş döner.

        REKLAM

        Ama destanın asıl meselesi başarısız bir yolculuğu anlatmak değildir. İnsana, ölümsüz olamasa bile ardında bir şey bırakabileceğini düşündürür; yaptığı işler, kurduğu şehir, insan hafızasında yaşayacak adı…

        Belki de ölüm korkusu tek başına yeterli bir açıklama değildir. İnsan yalnızca kendi yokluğundan korkmaz; sevdiği insanlardan ayrılmak, henüz tamamlayamadığı işleri bırakmak ve dünyadaki varlığının silinmesi ihtimali de onu korkutur, yaralar.

        Gılgamış'ın hikâyesinde bütün bunlar bir araya gelir. Enkidu ölmeden önce Gılgamış bir kahramandır; Enkidu öldükten sonra ise ölümlü olduğunu anlayan zavallı bir insana dönüşür.

        REKLAM

        Belki de ölümsüzlük arayışı, insanın kendi ölümünü düşündüğü gün değil, sevdiği birinin ölümünün ardından dünyanın onsuz da devam ettiğini gördüğü gün başladı.

        Ve insan, o günden beri aynı soruya farklı cevaplar veriyor:

        Bedenini korumak, ruhunu kurtarmak, adını yaşatmak, eser bırakmak ya da ölümü bilim yoluyla yenmek…

        Hepsinin altında aynı istek yatıyor olabilir:

        Bir gün öleceğini bildiği halde, ölüme direnmek, ölümsüzlüğe varacağını ummak…

        *

        Edebiyat; insanoğlunun ölümsüzlük arayışında bulabildiği en güçlü ve en estetik araçtır. Dünya edebiyatının kurucu babalarından biri olan ve geride bıraktığı ölümsüz eserle hafızalarda ebediyen yaşayacak olan Homeros, yazdığı destanlarla bu edebi ölümsüzlük mertebesine ulaşan ilk insandır.

        REKLAM

        Dünya edebiyatının en girift, en dolambaçlı ve en zeki zihinsel yolculuklarına imza atan Jorge Luis Borges ise ünlü “Ölümsüz” öyküsünde konuyu çok farklı bir boyuttan ele alır. Borges, eserlerin yaşamasından ziyade fiziksel olarak ölümsüzlüğe ulaşmanın insanı yücelten bir lütuf değil; aksine anlamı, ahlakı ve kimliği yok eden korkunç bir lanet olduğunu savunur. Ölümlü insan için zaman kısıtlıdır; bu kısıtlılık her eylemi benzersiz, trajik ve değerli kılar. Ancak ölümsüz bir varlık için sonsuz zaman vardır ve bu sonsuzlukta her şey sıradanlaşır. Öykünün başkahramanı olan Romalı asker Marcus, ölümsüzlük arayışında Homeros’un izini sürerken zaman ve mekan sınırları silinir, sonunda anlatıcı ile antik şairin kimliği zihnen birleşir. Borges bu metinlerarası labirentte bize şunu söyler:

        REKLAM

        “Tek bir insan tüm insanlıktır. Bir insan ölümsüz olduğunda, dünyadaki tüm kelimeleri söyler ve tüm hikayeleri yaşar.”

        Çünkü sonsuz zamana sahip olan insan, en nihayetinde insani duygularını, hafızasını ve kelimelerin anlamını kaybederek derin bir kayıtsızlığın içinde vahşi bir hayvana dönüşecektir.

        *

        Hikayenin geniş özeti şöyledir:

        Hikaye, 1929 yılında Londra’da antikacı Joseph Cartaphilus tarafından bir kitap arasına bırakılan ve antik Roma dönemine ait bir el yazmasının bulunmasıyla başlar. Asıl anlatı, bu yazmanın sahibi olan Romalı asker Marcus Flaminius Rufus’un ağzından aktarılır.

        Hikayenin geniş özeti, Rufus’un fiziksel ve zihinsel yolculuğunu takip eden dört ana aşamadan oluşur:

        REKLAM

        Roma İmparatoru Diocletianus döneminde bir lejyon komutanı olan Rufus, hayatın tekdüzeliğinden ve sınırlarından yorulmuştur. Bir gün, doğudan gelen halsiz ve ölmek üzere olan bir süvari, çölün ötesinde “Ölümsüzler Şehri” adında gizemli bir yerin ve insanı ölümden kurtaran gizli bir nehrin varlığından bahseder. Rufus, bu mutlak arayışın peşine düşer. Askerleriyle birlikte çöle doğru zorlu bir yolculuğa çıkar. Yol boyunca isyanlar, susuzluk ve çölün tekinsizliği yüzünden ordusunu kaybeder. Tek başına, yarı delirmiş ve susuzluktan ölmek üzereyken kendini tekerlek gibi dönen dik bir uçurumun kenarında bulur.

        REKLAM

        Rufus uçurumdan aşağı indiğinde, etrafta konuşmayı bilmeyen, çıplak, pislik içinde yaşayan ve sadece çiğ et yiyen ilkel insan toplulukları görür. Onları umursamadan nehir kumu içindeki sudan içer ve derin bir uykuya dalar. Uyandığında, nehrin ötesinde uzanan parıltılı Ölümsüzler Şehri’ni görür.

        Şehre girdiğinde dehşete düşer. Burası insan aklının ürünü olamayacak kadar tuhaf bir mimariye sahiptir. Sonu gelmeyen koridorlar, ters inşa edilmiş merdivenler, hiçbir yere açılmayan kapılar ve devasa, anlamsız pencereler vardır. Şehir görkemli ama tamamen kaotik, işlevsiz ve korkunçtur. Rufus bu ucube mimarinin içinde mimarlık sanatına ve tanrılara lanet okuyarak şehirden kaçar.

        REKLAM

        Şehrin dışına çıktığında, mağara adamlarından birinin kendisini takip ettiğini fark eder. Rufus, bu dilsiz adama okuma yazma öğretmeye çalışır ve ona sadık bir köpek gibi davrandığı için “Argos” (Homeros'un Odysseus'u bekleyen sadık köpeği) adını verir.

        Bir gün çöle muazzam bir yağmur yağar. Yağmurun coşkusundan etkilenen Argos, birdenbire Yunanca mırıldanmaya başlar: “Argos, Odysseus’un köpeğidir.” Rufus şoke olur. Karşısındaki bu ilkel, pislik içindeki mağara adamı aslında İlyada ve Odysseia destanlarının yaratıcısı olan ünlü ozan Homeros'un ta kendisidir.

        Rufus o an büyük sırrı anlar:

        İçtiği nehir, insanı ölümsüz kılan nehrin ta kendisidir ve kendisi de artık bir ölümsüzdür.

        REKLAM

        Ölümsüzler Şehri’ni yüzyıllar önce bu bilge insanlar inşa etmiştir. Ancak zamanın sonsuzluğunu kavradıklarında, dünyadaki tüm mimari tasarımların, tüm kelimelerin ve tüm olasılıkların eninde sonunda gerçekleşeceğini fark etmişlerdir.

        Sonsuz zaman içinde her insan hem bir aziz hem bir katil hem bilge hem bir aptal olacaktır. Her şey anlamsızlaştığı için ölümsüzler şehri terk etmiş, mağaralara çekilmiş ve sadece düşüncelerin sonsuz labirentinde kaybolarak dış dünyaya karşı tamamen hissizleşmişlerdir.

        Yüzyıllar geçer. Rufus ve Homeros (ve dünyadaki diğer tüm ölümsüzler) dünyayı dolaşırlar. Ancak ölümsüzlük insan zihni için bir ödülden ziyade, dünyayı ve hayatı tüm anlamından koparan korkunç bir lanete dönüşmüştür. Çünkü bir şeyin değerli olması için onun biteceğini bilmek (ölümlü olmak) gerekir.

        REKLAM

        Ölümsüzler, bu laneti bitirmek için dünyayı köşe bucak gezerek insanı yeniden ölümlü kılacak “ters akan” bir başka nehir aramaya başlarlar. Yüzyıllar süren aramadan sonra, 1921 yılında Rufus, Eritre kıyılarında tatlı su kaynağı olan bir akıntıdan su içer. Birkaç gün sonra eline bir diken batar ve elinin kanadığını, yani acıyı ve ölümü yeniden hissettiğini fark eder. Yeniden ölümlü olmuştur.

        El yazmasının son bölümünde anlatıcı, yüzyıllar boyunca o kadar çok insan olmuş, o kadar çok hikaye yaşamıştır ki, artık kendisinin Romalı Rufus mu, yoksa ozan Homeros mu olduğunu ayırt edemediğini itiraf eder. Zaten hikayenin en başında yazmayı bırakan İzmirli antikacı Cartaphilus da aslında bu ölümsüz adamın ta kendisidir.

        REKLAM

        Borges bu hikayede, “Tek bir insan tüm insanlıktır” fikrini işler. Zaman sonsuz olduğunda bireysel kimlikler yok olur; hepimiz insanlığın ortak hafızasının geçici birer yansımasına dönüşürüz.

        Hikaye, ölümü insanın hayata anlam katabilmek için sahip olduğu en değerli hediye olarak kutsar.

        *

        Ölüm olmasaydı, hayat bu kadar güzel olmazdı.