Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Her sene 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda açıklanan Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri kapsamında bu sene Vefa Ödülü’ne; büyük mutasavvıf, şair ve klasik Kürt edebiyatının en büyük ediplerinden Ehmedê Xanî değer görüldü.

        Bu memlekette yıllar yılı yasaklı kalmış, horlanmış, aşağılanmış, inkâr edilmiş, asimilasyona tabi tutulmuş, istemediği halde siyasetin dolaylı aracı haline getirilmiş Kürt dili ile kültürü adına ne büyük mutluluk!.. Emeği geçen herkese binlerce teşekkür!

        Bu arada, edindiğim bilgiye göre Aralık ayının ortalarında yapılacak olan ödül töreninde; yıllardan beri Xanî'nin kitaplarını yayımlayan ve her türlü zorluğa rağmen anısına sadık bir yayıncılık faaliyeti yürüten Avesta Yayınları’nın sahibi Abdullah Keskin, Ehmedê Xanî Vefa Ödülü’nü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın elinden alacak; bu da hem Kürt dili hem de Kürtçe yayıncılık için muazzam bir gelişmedir.

        REKLAM

        *

        Ehmedê Xanî; sağcı olsun, solcu olsun, laik olsun, dindar olsun, sosyalist ya da İslamcı olsun, bütün Kürt camiasının ortaklaştığı belki de tek isimdir. Eserlerine, çabasına ve mirasına hiç kimse hiçbir şey söyleyemez; herkes onun adı geçtiğinde saygıyla susar ve ilmi karşısında sadece boynunu büker.

        Bu yüzden silahların sustuğu, barışın yüksek sesle konuşulduğu, yeni bir toplumsal tasavvur için herkesin özgürce fikirlerini serdettiği bu dönemde böylesine bir ödül; hem sürece can suyu niteliğindedir hem de devletin Kürt kültürü, dili ve Kürtçe yayıncılıkla barışmasının muazzam bir adımıdır.

        Düşünün ki Ehmedê Xanî’nin “Mem û Zîn”i, yazılışından 200 sene sonra, Bediüzzaman’ın talebelerinden Hemzeyê Muksî’nin yazdığı önsözle 1919 yılında İstanbul’da basıldı. 1928’deki Harf Devrimi Türklerin yazılı kültüründe kısa süreli bir kesintiye yol açtı ancak Kürtlerin yazılı hafızasını neredeyse tamamen durdurdu. Gizli gizli faaliyet gösteren medreseler de olmasa, İslam alfabesiyle varlığını sürdüren bu dilin temel eserleri sonsuza kadar yok olup gidecekti.

        REKLAM

        İşte o medreselerden yetişmiş olan büyük alim, dönemin Kulp ve Lice Müftüsü Mehmed Emin Bozarslan, 1968 yılında kelleyi koltuğa alarak Ehmedê Xanî’nin bu önemli eserini Türkçeye çevirdi. Kitabı, o dönem resmi makamlarca “sakınca” teşkil edebilecek bazı beyitlerin yerini boş bırakarak Kürtçe orijinali ve Türkçe tercümesiyle birlikte yayımladı. Kitap hemen toplatıldı, yasaklandı ve Bozarslan hapishaneye atıldı; çıktıktan sonra sürgüne gitti, bir daha memlekete dönemedi ve yakın bir zamanda İsveç’te vefat etti.

        Aradan yıllar geçti; AK Parti’nin iktidar yıllarında “devletin inkâr ve asimilasyondan vazgeçtiğini” bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ilan edildi. Bunun üzerine Kültür Bakanlığı, “Mem û Zîn”i Kürtçe orijinali ve Türkçe tercümesiyle birlikte, hem de hiçbir beytin yerini boş bırakmadan bastı. Sansürsüz, eksiksiz...

        REKLAM

        Şimdi de Cumhurbaşkanlığı'nın Vefa Ödülü geldi.

        *

        Vefa; sevgiyi, dostluğu, bağlılığı zamanın yıpratıcılığına karşı korumak, verilen sözlere, geçmişin hatıralarına sonuna kadar sadık kalmaktır. Sadece bir borç ödeme duygusu değildir vefa; insanı insan kılan, ilişkileri kökleştiren ve ruhu yücelten en asil erdemlerden biridir.

        Unutmanın kolay, hatırlamanın külfet sayıldığı bir çağda yaşıyoruz. Hepimizin öfkesi, kalbimizdeki sevgiden büyük…

        Böyle bir çağda gösterilen böylesine bir "vefa", ortak geçmişimizin hatırasına sadık kalabilmenin şahane ve eşsiz bir örneğidir. Vefa sadece iyi günde yan yana yürümek değil; fırtına koptuğunda, ışıklar söndüğünde ve herkes kendi gölgesine çekildiğinde, yoldaşının elini hiç bırakmamaktır.

        REKLAM

        Birlikte yaşamak, aynı topraklar üzerinde, ortak vatanda yan yana yaşamak değildir sadece. Birbirinin sesine, türküsüne, şarkısına, acısına, şenliğine, bayramına, ettiği duasına alışmak, onu hatırlamak, hiç unutmamaktır. Aynı vatanı paylaşıyorsanız, birbirinizin hikayelerine de ortak olacaksınız. Birlikte yaşamak, aynı topraktan beslenmek değil, kimsenin kimseye kendi varlığını ispat etmek zorunda kalmadığı bir hayat kurmaktır.

        İşte o zaman birinin acısı, ötekinin elemine dönüşür, birinin sevinci ötekinin bayramına…

        Asıl vefa yıllar sonra hatırlamak değil, bir daha unutmamaktır.

        Verilen bu anlamlı ödüle de tam olarak bu pencereden bakmak gerekir bana göre.

        REKLAM

        *

        Şimdi de bu “vefa” ödülüne değer görülen büyük mutasavvıfa biraz daha yakından bakalım.

        Ehmedê Xanî, önemli eserlerinden biri olan “Eqîdeya Îmanê” (İman Risalesi) adlı çalışmasında insanı, “en büyük kalemin çizdiği nakış” olarak tarif eder. Ona göre bu alemde ne varsa her şey insan içindir. Bu muazzam kâinat; bu sınırsız evren; su, ateş, toprak ve hava elementleriyle birlikte bu ekseni etrafında dönen koca dünya; o elementlerden doğan her şey, o nefis nimetler, bizi serin, bizi sıcak tutan giysiler, hayvanlar, madenler, ağaçlar, ovalar ve meralar... Her şey insan için çalışır, onun için ürün verip durur. Büyük Yaradan, o aydınlık ve muhteşem nizamı her şeyiyle birlikte insan için halk etmiştir.

        REKLAM

        Allah, yarattığı bu alemi hem kendisine perde yapmış hem de varlığının nişanesi kılmıştır. Yarattığı her şeyin; varlığının ve hüsnücemalinin birer işareti olmasını murat etmiştir. Böylece o gizli hazine ifşa olacak ve Yaradan'ın varlığı yaratılanlara görünecektir. Ancak bu varoluşun tescili sadece yazıyla mümkündür. Bu yüzden Allah önce kalemi yaratmış, arkasından da ruhu ve aklı var etmiştir.

        İşte bu kalem, insanı evrene bir nakış gibi işlemiştir.

        *

        Peki, “insanı en büyük kalemin çizdiği nakış” olarak gören Ehmedê Xanî kimdir?

        Yekten söyleyeyim; Hakkarili, benim köylümdür. İkimiz de aynı köyün topraklarında gelmişiz dünyaya. Benim doğduğum köyün adı Guzereş (Cevizli), onun atalarının köyü Xana Sê Gunda (Üç Köyün Hanı) olarak bilinir. Yaygın adıyla “Xanê”dir. “Xanê” şu anda Çukurca ilçesine bağlı Guzereş köyünün sınırları içinde, onun bir mezrası olarak haritada yerini alıyor. Benim çocukluğum Ehmedê Xanî’nin köyünde geçti; çünkü o köy bizim ilkbahar yaylamızdı. Nisan ayının sonuna doğru göçümüzü yükleyip Xanê’ye götürüyor, havalar iyice ısınınca da haziran başında daha yukarılara çıkıyorduk.

        REKLAM

        Alaeddîn Seccadî’den Mela Mahmûdê Bayezîdî’ye, Hemze Begê Muksî’den Celadet Ali Bedirxan’a, yeni dönem Kürt tarihçilerinden Abdullah Varlı’dan Mûrad Ciwan’a kadar; Ehmedê Xanî ve onun anıtsal eseri “Mem û Zîn” üzerine araştırmalar yapmış hemen hemen bütün Kürt araştırmacı ve tarihçileri, onun Hakkarili olduğu konusunda hemfikirdir.

        Bizim ilkbahar yaylamız olan Xanê, benim çocukluğumda metruk bir köydü, hâlâ da öyle. O yıllarda evlerin harabeleri üzerinde saklambaç oynardık.

        *

        Ehmedê Xanî’nin ailesi, bilinmeyen bir sebepten Hakkari’den Doğubeyazıt’a göçmüş. Babasının adı Mela İlyas’tır; Mela İlyas da Mela Rüstem’in oğludur. Xanî, 1651 veya 1652'de Bazîdê”de (Doğubayazıt) dünyaya gelmiş. İlk eğitimini kendisi de bir alim olan babasından almış, daha sonra bu işi ağabeyi Mela Kasım devralmış. Sonrasında birçok seydadan, alimden, hocadan dersler almış ama ne yazık ki bunların kim olduğu konusunda bugün elimizde bir bilgi mevcut değildir. Hakkında bilinen tek şey; Doğubayazıt, Bitlis ve Cizre’deki çeşitli medreselerde okuduğudur. Buralarda Arapça, Farsça ve Türkçe öğrenmiş. Ancak tarihçi Murad Ciwan’ın Kürtçe yazdığı “Ehmedê Xanî, Hayatı, Görüşleri ve Eserleri” (Avesta Yayınları) adlı kitabında belirttiği gibi, büyük mutasavvıfın hayatı hakkında bugün elimizde hemen hemen hiçbir belge yoktur. Tarihçi Alaeddîn Seccadî, “Kürt Edebiyatı Tarihi” kitabında her ne kadar onun yüzünden, renginden, gövdesinin azametinden, hatta ayakkabısına kadar bahsetse de yine Ciwan’ın vurguladığı gibi, onu gören yoktur.

        REKLAM

        Ancak, yakın bir zamanda vefat eden ve Kur'an-ı Kerim'in Kürtçe mealini hazırlayan alim Abdullah Varlı, “Ehmedê Xanî’nin Hayatı ve Divanı” adlı kitabında şairin hayatı hakkında yeni birtakım bilgiler veriyor. Varlı’ya göre Ehmedê Xanî’nin ailesi 16. yüzyılın başlarında Hakkari’den Doğubayazıt’a göç etmiş, Mahmudiyan aşireti içinde Dizesor köyüne yerleşmiş. Aile bir süre burada kaldıktan sonra Xanî’nin dedesi Mela Rüstem, Doğubayazıt Miri Mir Mihemed’e gitmiş; Mir onu çok iyi karşılamış ve oğlu Mela İlyas mirin kâtibi olmuş. Belli ki babası erken vefat etmiş ki, Xanî’nin bundan sonraki eğitimini ağabeyi Mela Kasım devralmış. Xanî’nin Peri, Gulizer ve Kitan adında üç kız kardeşi var, annesinin adı ise Gulnigâr’dır. Babasının ölümünden sonra Xanî’nin ağabeyi Mela Kasım, Mir Mihemed’in kâtipliğini devralmış. Mirin damadı olduğu halde bir süre sonra onunla anlaşmazlığa düşmüş ve işinden el çektirilmiş; böylece aile tekrar Dizesor köyüne geri dönmüş.

        REKLAM

        Varlı’nın verdiği bilgilere göre Xanî’nin ailesi, her daim alimlerin ve şairlerin yetiştiği bir aile olagelmiş. Amcası ve amcaoğlu da şairmiş. İlk gençliğinde Xanî, Muradiye Camii'nde bir yandan çocuklara ders verirken, bir yandan da Mir Mihemed’in divanında kâtiplik yapmaya başlamış; ancak Varlı’nın bu iddiasına birçok araştırmacı itiraz eder. Zira Xanî, büyük eseri “Mem û Zîn”de mirlik sistemini acımasızca eleştirir. Birçok şiirinde de Kürt mirlerine verip veriştirir; dolayısıyla böylesi bir adamın, bir mirin divanhanesinde kâtip olması pek akla yakın görünmüyor.

        Bazı araştırmacılar onun Mısır’a gidip okuduğunu da yazar. İsmail Badî’ye göre Ehmedê Xanî icazetini Cizre Medresesi'nde almış. Elaeddin Seccadî ise İstanbul’a gidip padişahla görüşmek istediğini de yazar kitabında.

        REKLAM

        *

        Muradiye Camii'nde çocuklara din dersleri verirken mi aklına düştü bilinmez ama 1683’te yazdığı “Nûbihara Biçûkan” (Çocuklar İçin Yenibahar) adlı eseri, Kürt medreselerinde okutulmak üzere yazılmış Arapça-Kürtçe manzum bir sözlüktür. İlk Kürtçe sözlük olarak kabul edilir. Xanî, Arapça-Kürtçe kelimeleri büyük bir ustalıkla birbirine bağlamıştır. Eser şöyle başlar:

        “Ev çend kelîme ne ji luxatan

        vêk êxistin Ehmedê Xanî

        Navê “Nûbara Biçûkan” lê danî

        Ne ji bo sahib rewacan

        belkî ji bo biçûkêt Kurmancan

        Wekî ji Qur’anê xelasbin

        lazim e li sewadê çavnas bin

        Da bi van çend reşbelekan

        li wan tebi‘et melekanderê zihnê vebîtin.

        REKLAM

        Herçî bixunît zehmetê nebînîtin.”

        (Bu birkaç kelimeyi

        Sözlüklerden derledi Ehmedê Xanî

        “Çocuklar İçin Yeni Bahar” adını verdi

        Makam mevki sahipleri için değil

        Belki de Kürt çocukları için;

        Eğer Kur'an okuyacaklarsa

        Dilini bilmeleri gerek.

        Şu birkaç kelimeyle

        O meleklerin

        Zihni açılsın,

        Okurken güçlük çekmesinler diye.)

        O çağda İslam medeniyeti içinde Arapça din dili, Farsça ise edebiyat dilidir. Bu havzaya Kürtçe ve Türkçe de dahil olunca, insanın önünde muazzam bir zenginlik oluşuyor ve geniş bir coğrafya açılıyor. Bu yüzden o devirde “mülemma” denilen şiir türü çok yaygındır. Mısraları veya beyitleri farklı dillerde yazılan şiirlere “mülemma” denir. Ehmedê Xanî’nin de bir mülemi vardır; ilk dörtlüğü şöyle başlar:

        REKLAM

        Fate umrî fî hewake ya hebîbî kulle hal (Arapça)

        Ah û nalem hem demem şud der fîreqet mah û sal (Farsça)

        Ger benim kanım dilersen çoktan olmuştur helal (Türkçe)

        Dîn û ebter bûm ji işqê, min nema aql û kemal (Kürtçe)

        (Ey sevgili, aşkınla geçti bu ömür, bu hal

        Ayrı düşmektendir hem bu inleyiş, hem bu hal

        Ger benim kanım dilersen çoktan olmuştur helal

        Deli divane oldum, kalmadı akl-ı kemal)

        *

        Ehmedê Xanî’nin başyapıtı olan “Mem û Zîn”e gelince...

        Xanî, bu ölümsüz eseri 1695 yılında, henüz 44 yaşındayken kaleme almıştır. Klasik Kürt edebiyatının en önemli eseri olarak kabul edilen bu yapıt, kelimenin tam anlamıyla öncü bir kitaptır. Manzum biçimde yazılan eser hem ilahi bir aşkın destanı hem de derin bir tasavvuf kitabıdır. Çok katmanlı bir yapıya sahip olan bu şaheserde şair bütün hünerini göstermiş, çağdaşı olan şair ve yazarları geride bırakarak o zamana kadar dünya edebiyatında henüz sözü edilmeyen bir tür “milliyetçilik” fikrini eserinin merkezine yerleştirmiştir.

        REKLAM

        Bu yüzden birçok araştırmacı, yapıtı “milli bir manifesto” olarak kabul eder.

        Murad Ciwan’ın da kitabında belirttiği gibi, “Mem û Zîn” sadece bir aşk kitabı değildir; içinde felsefî, tasavvufî, tarihî, etnografik, siyasi, içtimai, dini, estetik ve sanatsal meselelerin derinlemesine işlendiği benzersiz bir şaheserdir. Eser, aynı zamanda zengin bir“metinlerarasılık” dokusunu da içinde barındırmaktadır.

        *

        Dünya edebiyatında “metinlerarasılık” kavramı yirminci yüzyılda önem kazandı ve kısa sürede modernizm ile postmodernizm akımlarının en önemli ögelerinden biri hâline geldi. Kısacası bu kavram, “yazılan bir metnin başka metinlerle ilişkisi üzerinden anlaşılması ve yorumlanması” olarak tanımlanmaktadır. Başka bir deyişle edebiyatta metinlerarasılık; yazılan bir metnin, kendisinden önce kaleme alınmış metinlerden herhangi bir şekilde faydalanmasına verilen isimdir.

        REKLAM

        Bu durum birden fazla yöntemle ve farklı düzeylerde gerçekleşebilir. Misal; James Joyce’un meşhur “Ulysses” romanı, Homeros’un “Odysseia” destanının modern bir kurgu içinde yeniden yazımıdır. 1930’larda Hermann Broch’un yazdığı “Vergilius’un Ölümü” ise doğrudan “Ulysses”e bir göndermedir. Türk edebiyatında Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ındaki Galip ile Rüya’nın aşkı, Şeyh Galip’in “Hüsn ü Aşk” mesnevisinin modern bir versiyonudur. Liste böyle uzayıp gider.

        Aslında gökkubbenin altında söylenmemiş hiçbir söz, anlatılmamış hiçbir hikâye yoktur. Belki de hepimiz aynı hikâyeyi, farklı biçimleriyle binlerce yıldır birbirimize anlatıp duruyoruz. Kutsal kitaplardaki kıssalar ve anlatılar da bu anlamda birbirine büyük benzerlikler gösterir.

        REKLAM

        Ehmedê Xanî; “metinlerarasılık” kavramı henüz icat edilmeden iki yüz sene önce, bir Kürt halk destanı olan “Memê Alan”dan, bırakın kendi dönemini, günümüz için bile oldukça “modern” sayılabilecek yeni bir hikâye üretti. Kitabında, bu konuyu başka bir milletin başka bir hikâyesinden de ödünç alma imkânı olduğu hâlde, bilinçli bir tercihle kendi halkının destanını seçtiğini açıkça belirtir.

        Peki, Xanî’ye ilham veren ve ona bütün çağları delip geçen muazzam bir kitap yazdıran bu “Memê Alan” destanında ne anlatılır?

        *

        Peri Padişahı'nın fettan, çöpçatan üç peri kızı vardır. Üçü de birer ay parçası... Büyüğünün adı Tav Banu (Prenses Güneş), ortancası Heyv Banu (Prenses Ay), küçüğü ise Stêrk Banu (Prenses Yıldız)’dur. En akıllıları Stêrk Banu’dur. İki kardeşine bakar, ikisinden güzel tek bir kız vardır bu cihanda; o da Botan Miri’nin kızı Zîna Zêdan’dır. En yakışıklı erkek ise Mağrip Ülkesi'nin oğlu Memê Alan’dır.

        REKLAM

        Üç çöpçatan peri kızı, bu ikisini gece birbirinin koynuna sokmaya karar verir. Gece olup karanlık basınca oyunlarını oynar, Zîn’i Cizre’den alıp Mağrip ülkesine getirir ve sarayında uyumakta olan Mem’in koynuna sokarlar. Sabaha karşı kızı alıp götürürlerken, yaşadıkları şeyin bir rüya değil gerçek olduğunu anlasınlar diye ikisinin yüzüklerini değiştirirler. Sabah vakti ikisi de kendi yatağında uyanır; Zîn’in parmağındaki yüzüğün içinde “Memê Alan”, Mem’in parmağındaki yüzükte de “Zîna Zêdan” yazmaktadır. Mem Zîn’e, Zîn de Mem’e âşık olmuştur.

        Hani Tolstoy’a atfedilen “Bütün büyük hikâyeler ya bir yolculukla ya da şehre bir yabancının gelmesiyle başlar,” sözü var ya, işte bu hikâyede ikisi de var. Mem, ne yapıp edecek Mağrip ülkesinden kalkıp Cizîra Botan’a gidecek, Zîn’i bulacak ve kendine eş yapacaktır. Ama mesafe fersah fersahtır. Bunu da ancak denizin altında yattığına inanılan büyülü bir at kat edebilir.

        REKLAM

        Günün birinde balıkçı ağlarına bir şey takılır. Çekerler ama nafile... Mağrip ülkesinde bulabildikleri bütün halatları toplarlar, bin beş yüz delikanlı halatlara asılır yine de olmaz. Mem’e haber verirler, o da deniz kıyısına iner; ipleri çekenlerin elleri kan içindedir. Nihayet ağ denizden çıkar. Ağın içinde, at şeklinde bir canavar vardır.

        Canavarı, denizin derinliklerine inşa edilmiş yedi kapıdan geçerek varılan bir yere kapatırlar. Bir süre sonra onu tımar edecek bir seyis ararlar. Onlarca seyis gelir, hepsinin akıbeti acı olur. En sonunda Mem atın yanına varır; at, onun elinde sakinleşir. Mem biner sırtına, meydanı bir iki kez turlar; hayvan rahatlar ve bir süre sonra ehlileşir. Sıra eyerini hazırlamaya gelir; yirmi beş usta gece gündüz çalışır; altın, yakut ve zümrütle süslü muhteşem bir eyer yaparlar.

        REKLAM

        Mem, artık Cizîra Botan’a gitmek için hazırdır.

        Memê Alan atlar Bozê Rewan adını verdiği atın sırtına; yıldırım ve şimşek eşlik eder ona. Atını mahmuzladığında gök gürler, tufan kopar. Destanın gerisi uzun bir maceradır.

        *

        İşte Ehmedê Xanî, bu destanı alır ve “metinlerarasılık” yoluyla yeniden yazar. Kitabının bir yerinde de asıl anlatmak istediğinin Mem ile Zîn’in aşk hikâyesi olmadığını belirtir; hem kaynağını aldığı efsaneyi hem de anlattığı aşk macerasını, “hüzünlü kalbindeki asıl hikâyenin bahanesi” kıldığını açıkça ifade eder.

        2657 beyitten oluşan bu anıtsal kitap, aynı zamanda derin bir tasavvuf ve felsefe membaıdır.

        REKLAM

        Murad Ciwan’ın analizine göre Ehmedê Xanî; yaşadığı süre boyunca edebiyatın dışında yaradılış meselesini, âlemi ve âlemin varoluşunu, ezeli-ebedi varlığı, maddi ve manevi dünyayı, ruh ve beden ilişkisini etraflıca incelemiş bir alimdir. Eserinde cennet ile cehennem, insan, cinler, melekler, kaza, kader, külli ve cüzi irade gibi konuların yanı sıra dini, dünyevi ve ahiret hayatını; zahiri ve batıni dünyayı, müritlik, mürşitlik, seyr-i sülûk ve derecelerini, Hakka ulaşmayı, ilahi, hakiki ve mecazi aşkı muazzam bir derinlikle işlemiştir. O, tasavvufun konusu olan her şeyi eserlerinde etraflıca anlatmış; bunları hikâyelere, şiirlere ve sözlüklere dökmüş büyük bir mütefekkirdir.

        REKLAM

        Üç yüz sene öncesinden bugünün gerçeğini gören bir bilgeydi Ehmedê Xanî. Önce kendi halkı olan Kürtlere, sonra da tüm komşularına bütün eserlerinde hep aynı evrensel tavsiyede bulundu: “Siz siz olun, kılıç yerine kalem kullanın!”

        *

        Ehmedê Xanî’ye gösterilen bu gecikmiş vefa; yüzyıllardır süren kadim bir sızıyı hafifletirken, dilerim bundan sonra bu topraklarda kılıçların ebediyen kınına girmesine ve artık sadece kalemlerin konuşmasına vesile olur.