Bu memlekette birçoklarının iman belleyip, “şartlarını yerine getirmek için” durmadan gece gündüz “ibadet ettiği” ne kadar “izm” varsa, her “izm”in bir de “ümmeti” vardır. İşte tüm bu “izm ümmetinin” nasıl bir kafa yapısına sahip olduğunu, hiçbir kitabın veya ansiklopedinin yapamayacağı açıklıkta, İsmet Özel'in şiirinden tek bir mısra açıklar:
“İnsan
hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır”
(Ve ciltlerce kitaba sığmayacak çok karmaşık bazı şeyleri, çok kısa yoldan bize anlatsınlar diye Tanrı şairleri yarattı.) İsmet Özel'in bu dizesi, 1975 yılında Diriliş dergisinde yayımlanan, daha sonra da “Cinayetler Kitabı”na girmiş olan; “İçimden Şu Zalim Şüpheyi Kaldır/Ya Sen Gel Ya Beni Oraya Aldır” başlıklı şiirinde geçer. Şair, şiirin adını yazarken tırnak içine almış; çünkü bu iki dize onun değildir. İsmet Özel bu iki mısrayı; güftesi Necdet Atılgan’ın yazdığı, bestesini Şerif İçli’nin yaptığı uşşak makamındaki şu şarkıdan almış:
“İçimden şu zalim şüpheyi kaldır
Ya sen gel ya beni oraya aldır
Gözümü gözünün içine daldır
Ya sen gel ya beni oraya aldır”
Bizde şüphe “zalim”dir, gâvur ellerinde ise “hakikatin ebesidir” şüphe.
*
Durup dururken nereden gelip takıldım şu “şüphe” kelimesine? Yekten söyleyeyim. Bir sinema oyuncusunun konuşmasından...Büyük oyuncu Cate Blanchett, 29 Ekim 2026’da Tokyo’da aldığı sanatın Nobel’i olarak bilinen Praemium Imperiale Ödül töreninde, belki de çok uzun yıllar boyunca atıf yapılacak muazzam bir konuşma yaptı. Hepi topu dört dakikalık bir konuşmaydı; ama Blanchett o kısa konuşmasında, yapay zekanın her soruya anında, pürüzsüz ve mekanik cevaplar ürettiği bu tuhaf zamanlarda pek kimsenin ilgilenmediği “dilin sınırları”, “sanatın gücü”, “şüphe” ve “yaratıcı süreç” gibi konuların oldukça derinlerine indi.
*
Bir sinema-tiyatro oyuncusu her zaman sadece bir oyuncu değildir. Cate Blanchett de öyle... Kendi kuşağının belki de en saygın, çok yönlü ve marifetli yeteneklerinden birisi olarak kabul edilir. Şimdiye kadar bütün seçimlerini korkusuzca yaptığı belli. Entelektüel derinliğinin şaşırtıcı olduğu söylenir. Gerek epik dramalarda ve tarihi figürleri canlandırırken gerekse derin kusurları olan kahramanlara bürünürken veya cesur, deneysel filmlerde oynarken, her role eşsiz bir zarafet kattı. Kendisi bir profesör olmasa da birçok üniversitede verdiği konferanslar, o alanın profesörlerinin akademik çalışmalarından daha büyük ilgi görüyor şimdi.
Blanchett’i çağdaşı olan pek çok oyuncudan ayıran yönü, entelektüel duruşundaki bu tavizsiz derinliktir. Sinema perdesinde hayat verdiği her karaktere sadece bir senaryo kahramanı olarak değil, felsefi bir problem olarak yaklaştığını söyler eleştirmenler. O; yapay zekanın insani hataları ve kusurları törpüleyerek sunduğu o “kusursuz ama ruhsuz” dünyaya, insan olmanın getirdiği kırılganlık, çelişki ve şüphe ile meydan okuyor.
Asıl sanatın, kelimelerin bittiği ve dilin sınırlarına dayandığı o tekinsiz boşluklarda filizlendiğine inanıyor.
Bu aralar videosu her yerde dolaşan konuşmanın, bir yerde bulduğum Türkçe çevirisi şöyle:
“Büyük sürrealist sanatçı Leonora Carrington’ın eserlerini sık sık düşünüyorum ve şu cümlesi hiç çıkmıyor aklımdan:
‘Birçok şeyi kelimelerle ifade edemezsiniz; sanat işte bu yüzden vardır.’
Kelimelerle aram pek iyi değil. En özenle seçilmiş heceler bile hayal kırıklığı yaratabilir; anlamı çarpıtabilir, ayrıntılara takılabilir ya da bağ kurmayabilir. Kelimeler çoğu zaman gerçekten hissettiklerimizin çok gerisinde kalır.
Yine şimdi karşınızda bir oyuncu olarak konuşuyorum. Dilin merkezde olduğu bir mesleği icra ediyorum. Bu meslek en kötü halinde kelimelerin dar ve katı anlamlarına saplanıp kalabilir; en iyi halindeyse insanları sözsüz bırakabilir.
Bir başkasının sözlerini kendi sözlerimiz haline getirmek, oldukça karmaşık bir nörobilimsel süreçtir. Önce o sözlerle kendi içinizde, derinden bağ kurmak gerekir; sonra onları yorumlayıp dinleyicilerde güçlü bir karşılık bulmalarını sağlamanız. Belki de bu yüzden hep anlam ararım; söylenenlerin arasındaki boşluklarda bir fırsat ararım. Söylenmeyenlerde, insanların söylemeye çalıştıklarında, keşke söylemiş olsalardı dediklerinde ve keşke hiç söylemeseydik dediklerinde.
Bazen ömrümüzü sözlerimizi geri almaya çalışarak geçirebiliriz; onları yeniden yazmaya, silmeye uğraşırız. Tarihler ve halklar için de bunu sık sık yaparız. Çoğu zaman pek anlamadığımız ruh hallerinden konuşur ve hareket ederiz; bilinçsizce, kendimizin pek farkında olmadan, bağlama karşı duyarlılık göstermeden ya da sözlerimizin sonuçlarını düşünmeden.
En çok konuştuğumuz zamanlar da çoğu kez bunlardır.
Bu yüzden bir metni çalışırken, kelimelerin çevremdeki insanlar üzerindeki etkisine ve içinde bulunduğum ortama bakarım.
Kelimeler hedefini şaşırdığında ne olur? Ya da birine çarptığında, kuşatma altına aldığında?
İçinden geçtiğimiz bu dönemi düşündüğümde özellikle insanlara dikkat kesiliyorum. Söylenenleri duymaya inatla ret edenlere ve bu konuşmaları dışarıda bırakan ortamlara.
Neden diye soruyorum. Neden?
Kendimi hiçbir zaman tam olarak ifade edemeyeceğim şüphesiyle yaşarım. Bir kadın olarak bu şüphe çoğu zaman özgüven eksikliği diye yorumlanıyor. Oysa mesele bu değil. Şüphe, sanatsal başlangıç noktamdır. Duymamı sağlayan şey odur, görmemi, hissetmemi sağlayan odur. Bu şüpheyi ortadan kaldırma çabası, onun izinden giderek üretme arzusu, onunla birlikte beni harekete geçirir.
Düşünmeden sergilenen kesinliklerle dolu belirsiz bir dünyada şüphenin yaratıcı süreç için hayati olduğuna inanıyorum.
Meydan okumayı başlatan odur; sorgulamayı, keşfetmeyi… Sohbete ve bağ kurmaya imkan tanır. Değişime kapı açar. Bu mu, şu mu, ikisi birden mi? Hiçbiri mi? Bunun önemi var mı? Bunu yapmalı mıyım ki?
Şüphe, bana şunu söylememe imkan verir: Bu metni hiçbir zaman bütünüyle anlayamayabilirim; bu fikri, bu öneriyi… Peki kaybedecek neyim var?
İş arkadaşlarıma sıkı sıkıya sarılmamı sağlar; ilk ve en iyi olduğunu sandığım fikirlerimeyse daha gevşek tutunmamı. Böylece o fikirlerin büyümesine ve dönüşmesine izin veririm.
Şüphe beni daha açık yürekli, daha düşünülmüş risklere yöneltir. Aynı zamanda insan sözümona bir kariyer sahibi oldukça bu şüpheye rağmen böylesine riskler almaya devam etmek cesaret ister. Aynı zamanda disiplin ve titizlik ister.
Bugün bu onuru dünyanın en titiz, en cesur ve en etkili sanatçılarından bazılarıyla paylaşıyorum. Onlar aramaktan ve risk almaktan vazgeçmiyor, defalarca yeniden risk alıyorlar. İşte bu gerçekten beni sözsüz bırakıyor. Kelimeler kifayetsiz kalıyor.
Yarın uyandığımda bu an çoktan geçmiş olacak; keşke daha zengin bir şeyler söylemiş olsaydım diyeceğim, daha derin, daha gerçek bir şey. Ama bildiğim ve söyleyebileceğim tek şey şu. Bunu tekrar tekrar söyleyeceğim:
Bu onura layık görülmüş olmaktan derin bir minnet duyuyorum. Bana bahşedilen bu onur için… Bu hayal bile edemeyeceğim düşünceler zirvesinin yanına yaklaşabileceğimi bile düşünmezdim.
Bu güzel bir ruhun yükselen, şaşırtıcı bir armağanı ve gerçekten büyük bir onur.
Bu nedenle Japonya Sanat Derneği’ne teşekkür ediyorum; Saygınlık Komitesi’ne, diğer ödül sahiplerine ve elbette Japonya’ya…
Teşekkürler
*
Cate Blanchett’e göre, henüz söz tükenmediği ve söylenecek çok sözümüz olduğu için “sanat var”dır. “Düşüncesiz bir kesinliğin pençesine düşmüş” bu belirsiz dünyada, yaratıcı sürecin can damarı “şüphe”dir. Mücadeleyi şüphe başlatır, “sorgulamaya” yol açar ve her şey varlığını “şüpheye” borçludur. Şüphe; karşılıklı konuşmaya, ötekiyle bağ kurmaya ve en nihayetinde “büyük değişimin” habercisi olmaya yarar.
Israrla “şüphe” diyor sanatçı!
Bilirsiniz ki şüphe, Sokrates’ten beri insan aklının en eski huzursuzluğudur. Çünkü insan, bildiğini sandığı şeylerden kuşku duymaya başladığı gün düşünmeye; düşünmeye başladığı gün de hakikati aramaya başladı. Ama ne yazık ki o arayış, bizim coğrafyamızda pek itibar görmedi.
*
Çünkü birçok şeye farklı baktığı gibi, “şüphe”ye de farklı bakar Doğu ile Batı.
Doğu’da azaptır şüphe, Batı’da ise fikrin anası... İmanı yaralar Doğu’da şüphe, Batı’da ise aklı özgürleştirir. Şüphe, güvensizliktir Doğu’da; Batı’da ise düşünmenin kapısı... Doğu’da şüphe huzursuzluktur, Batı’da ise ilerlemenin itici gücü... İtaatsizliktir Doğu’da şüphe, Batı’da ise sorgulama cesareti... İnsanı yalnızlaştırır Doğu’da şüphe, Batı’da ise hakikate yaklaştırır.
*
O halde gelin, bizden birinin, Çetin Altan’ın 1990’larda yazdığı ve “Uçuk” adlı kitabına aldığı “Şüphe” başlıklı denemesine bakalım:
“Sigara akciğer kanseri yapar, diyorlar; yapmaz, diyenler de var. Ülser hayatı kısaltır, diyorlar; uzatır, diyenler de var.
Bütün mücadele para üzerinedir, diyorlar; gerçek mücadele düşünce üzerindedir, diyenler de var.
Kadınsız yaşamak işkencedir, diyorlar; kadınla yaşayanlardan kahrolanlar çoğunluktadır, diyenler de var.
Okumak fikri açar, diyorlar; okumak beyni sulandırır, diyenler de var.
En büyük mutluluk dünyada olmaktır, diyorlar; en büyük mutluluk doğmamaktır, diyenler de var.
Aşk tabiatın insanoğluna en değerli hediyesidir, diyorlar; aşk bir hastalıktır, diyenler de var.
Medeniyet insanlığı yükseltir, diyorlar; medeniyet insanlığın felaketi olmuştur, diyenler de var.
Savaşlar tarihin süsüdür, diyorlar; savaşlar tarihin yüzkarasıdır, diyenler de var.
Din dayanma gücünü artırır, diyorlar; din bir afyondur, diyenler de var.
Fazla seks sağlığı yıkar, diyorlar; sağlamlaştırır, diyenler de var.
Her olay belirli kurallar içinde cereyan eder, diyorlar; etmez, diyenler de var.
Kişilik düşünceyle doğar, diyorlar; kişilik idraklerle doğar, diyenler de var.
Matematik mantığın elbise giymiş şeklidir, diyorlar; matematik gerçeği yakalamaya engel olan bir fantezidir, diyenler de var.
Sanat yaratma duygusunun sonucudur, diyorlar; sanat ölmek korkusunun sonucudur, diyenler de var.
İfratla tefrit en bozuk ölçüdür, diyorlar; bütün bu ölçüler ifratlarla tefritlerden doğar, diyenler de var.
Doğru yalanı yok edecek, diyorlar; insanoğlunun en büyük doğrusu yalandır, diyenler de var.
Gelecek geçmişe dayanır, diyorlar; geçmiş, gelecek yoktur, yaşanan an vardır, diyenler de var.
Şiir duygunun düşünceye nefes aldırmasıdır, diyorlar; şiir budalalıktır, diyenler de var.
Merhamet büyüklüktür, diyorlar; merhametten maraz doğar, diyenler de var.
Ummadık taş baş yarar, diyorlar; ateş olsa cürmü kadar yer yakar, diyenler de var.
Can yakma güçlülüğün zaferidir, diyorlar; can yakma güçsüzlüğün zaferidir, diyenler de var.
İncelik zor erişilen bir noktadır, diyorlar; incelik bir bozulmadır, diyenler de var.
Yaşamak anlamın kendisidir, diyorlar; yaşamak en büyük anlamsızlıktır, diyenler de var.
Gerçek nerede?
Bu soruya verilen cevaplar arasında Rıza Tevfik’in kızına yazdığı bir manzumede iki mısra var:
Bir hakikat var mı derken bir hayale döneriz.
Hayat budur benim için, hatta senin için de.”
*
Belki de hakikat, Doğu ile Batı’nın, tez ile antitezin o ezeli çatışmasında değil; Blanchett’in de işaret ettiği gibi kelimelerin bittiği, dilin sınırlarının dayandığı o tekin olmayan boşluklarda gizlidir. Şüpheyi bir zayıflık değil, yaratıcı bir başlangıç noktası olarak kabul ettiğimizde arayışımız anlam kazanır. Çünkü Tolstoy’un da dediği gibi; düşünmeyi öğrenebilmiş hiç kimse hiçbir şeye körü körüne inanmaz.
Sanat tam da bu yüzden vardır:
Bizi kesin doğruların konforundan çıkarıp, şüphenin o özgürleştirici ve hakikate yaklaştıran huzursuzluğuna davet etmek için...