İki haftalık ateşkesle birlikte olup biteni biraz daha soğukkanlı değerlendirme imkanı bulabiliriz. Ancak Lübnan’a yönelik saldırganlığını sürdürmesi, ateşkesin ne denli zor bir zeminde ilerleyeceğini gösteriyor. Şimdilik devam edebileceği ihtimali üzerinden konuşmaya devam edelim.
Şu tezi giderek daha fazla duymaya başlıyoruz. Ortadoğu’nun güvenlik mimarisi değişiyor. Bunun nasıl bir çerçevede ortaya çıkacağını öngörmek sanıldığından çok daha güç. Savaş öncesi diye bir dönemi tanımlamak mümkün. Ama “savaş sonrası” dönemin ne zaman başlayacağına dair belirsizlik devam ediyor.
DÖRTLÜ İTTİFAKIN SEYİR DEFTERİ
Ateşkese giden yolu inşa eden aktörler, aynı zamanda yeni bir zemin oluşturma çabası içinde. Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan. Bu ittifak, yeni bir bölgesel işbirliği çabası olmasının yanısıra ortak bir güvenlik arayışının da yansıması. Peş peşe yapılan dörtlü zirvelerin ateşkes sürecinde oynadığı rol, Çin’in son dakika baskısıyla ciddi bir mesafe aldı. Özellikle Türkiye ve Pakistan’ın özel çabalarının da altını çizmek gerekiyor.
Dörtlü ittifaktaki her bir ülkenin diğerinden farklı özellikleri ve bulunduğu bölgeye dair stratejik pozisyonları var. Dolayısıyla savaşa dair ortaya koydukları çabanın, çok büyük bir kriz üzerinden ortaya çıktığını unutmamakta yarar var. Başka bir deyişle savaş sonrası dönemde yol almak için daha fazla sabır ve çabaya ihtiyaçları var.
TÜRKİYE’NİN KONUMU
Bahse konu dört ülkenin İslam dünyasının merkez ülkeleri olduğunu hatırda tutarsak, krizler/sorunlar büyümeden gösterecekleri girişimlerin etki katsayısının yüksek olacağını da öngörebiliriz. Türkiye, savunma sanayiinde aldığı mesafe ve asırlara dayanan siyasi güç ve diplomasi kapasitesiyle pek çok açıdan önde görünüyor. En kırılgan tarafı ekonomisi ve iç dengelerinde zaman zaman tırmanan gerilimler. Bunu aştığı takdirde kendisine tanımladığı rol çok daha güçlü olacak.
ABD’NİN TAVRI NE OLACAK?
Peki böyle bir yakınlaşmaya ABD’nin tavrı ne olacak. Geçtiğimiz yıl sonunda yayınlanan resmi strateji belgesinde Ortadoğu’ya dair söylenen “yükü paylaşma” iddiası, ABD’nin bölgede kendisinden çok müttefikleriyle çıkarlarını gözeteceği şeklinde yorumlanmıştı. Bu aynı zamanda bölgenin merkez güçlerinin, en başta Türkiye ve belli ölçüde Suudi Arabistan’ın, daha etkin olacağı bir dönemin habercisi sayılmıştı.
Ancak İsrail, devasa gövdesi ve kıt aklıyla hareket eden ABD’yi peşine takıp sürükleyince ortaya beklenmedik bir manzara çıktı. Şimdi alt-üst olan dengeler, muazzam saldırılara ve ağır bombardımana rağmen ayakta kalan İran’la birlikte bölgemizde “yeni düzen” nasıl şekillenecek.
Trump’ın Suud Prensi Selman’a yönelik ağır ve çirkin ifadelerinin perde arkasında bu ittifakın içinde yer almasına yönelik bir tepki var mı? Bu sorunun cevabını da zaman içinde göreceğiz.
KÖRFEZ ŞAŞKIN VE PANİK HALİNDE
Şurası açık bir gerçek. Körfez ülkelerinin savaşa girecek ne kapasitesi, ne de cesareti var. Ülke savunmasını petro-dolarla satın aldığını düşünen klima konforlu rejimlerin şaşkınlık içinde olduğu ortada. ABD ile bağlarını tümüyle koparmaları elbette mümkün değil. Ama ona eskisi kadar güven duymaları da aynı ölçüde imkansız.
Şu halde böyle bir tabloda Türkiye ve Suudi Arabistan, hem kendileri, hem de bölge açısından daha geniş inisiyatif alanları inşa edebilir mi?
Bütün bu soruların son aylarda sürekli gündemde olmasının ana gerekçesi, “zayıflatılmış İran’dan ortala çıkan boşluklar” olarak tanımlanıyordu. İran, oyunda beklenenden daha güçlü olarak kalırsa, bölgedeki dengelerin nasıl etkileneceği hesaba katılmak zorunda.
İSTANBUL’DAKİ TERÖR SALDIRISI
Burada kuşkusuz Türkiye’ye ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, savaş öncesinde ve 40 günlük süre zarfında bölgedeki tüm aktörlerle, küresel ölçekte ABD, Rusya, NATO ve AB başta olmak üzere en üst düzeyde temaslar yürüttü. Bu katkıyı görmemek büyük haksızlık.
İran’a yönelik saldırılarda ilk gün itibarıyla Türkiye’nin tavrını net biçimde ortaya koyarken, Körfeze yönelik saldırılara da tepki gösterdi. Bu tavır, sadece bölgede değil küresel ölçekte benzeri olmayan bir stratejinin yansımasıydı.
Günün sonunda, bu bölgede yeniden işlerin toparlanması, körfezdeki yaraların sarılması ve tüm bunların özellikle Türkiye’nin katkılarıyla şekillenmesi noktasında yükselen bir arayış var. Bu ülkemiz için de bölge için de fevkalade hayırlı bir gidişata işaret ediyor.
Tüm bunların ortasında İstanbul’da İsrail başkonsolosluğu önünde bir terörist saldırı gerçekleşiyor. Bu kanlı kuklaları oynatanlar, Türkiye’nin “güvensiz” olduğu mesajını vermeyi hedefliyor. Ülkemize yatırımdan siyasi istikrara kadar “güvensiz ülke” damgası vurmak için pusuda bekleyenlere çok dikkat etmek gerekiyor.