Ankara’da gerçekleşen NATO Zirvesi geçtiğimiz hafta sona erdi. Gerçekle bağı zayıf tartışmalar da şimdilik boşa çıkmış görünüyor. İttifak dağılmadı, büyük krizler çıkmadı, beklenen sert kopuşlar yaşanmadı.
Ancak bu aktardıklarımız da gerçeğin tamamını yansıtmıyor. Zirve’nin sakin tamamlanması, NATO içindeki temel sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Farklı isimler altında olsa da üzerinde mutabık kalınan husus, İttifak’ın bir değişim sürecinde olduğu. Ancak bu sürecin yönü ve dinamikleri nasıl ilerleyecek, orada kafalar hayli karışık.
BÜTÇE DEĞİL, SORUMLULUK
Son zirvenin ardından şu soru daha da belirgin hale geldi. Avrupa ve onun büyük parantezi olan AB, gerçekten kendi savunmasını üstlenecek mi? Bu sorunun cevabı, ittifak içinde uzun zamandır gündeme gelen bütçe rakamlarından ibaret değil. Hatta bir bakıma Avrupa’nın merkez güçleri, bütçeye dair vaatlerini yerine getirdiğini öne sürerek asıl sorumluluktan kaçma arayışında.
‘’Asıl sorumluluk’’. Üzerinde durulması gereken ana başlığı böyle tarif ediyorum. ABD’nin, İttifak’ın Avrupa kanadından istediği sadece bütçelerini artırması ve istenen yüzdelere ulaşması olamaz. Amerikan yönetiminin ve doğal olarak NATO aklının talebi, sadece mali külfetin paylaşımı değil. Bundan çok daha fazlası var.
Avrupa, kendi güvenliği ve daha geniş tanımla geleceği için yeni bir irade ortaya koyabilecek mi? Bunu sadece askeri kapasite ve savunma harcamaları üzerinden tanımlamak çok yetersiz bir yaklaşım. Tekrar dönersek; asıl sorumluluk, böyle bir iradenin ortaya konulması ve Avrupalı aktörlerin gerçek anlamda sorumluluk üstlenmesi.
KAYNAK VAR, İRADE YOK
Dünyadaki pek çok strateji merkezinde, AB’nin ekonomik kapasitesinin yüksekliğine dikkat çekilerek şu tezin altı çiziliyor: Bu ölçekte bir ekonomik gücün, kendi bağımsız ve ortak savunma düzenini de kurması gerekiyor. Ancak buna dair bir istek ya da arayışın yüksek olduğu söylenemez.
Zirve sonrası GPF’de yaptığı değerlendirmede George Friedman, sorunun ‘’kaynak yokluğu değil, Avrupa’nın bir kıta olmanın ötesinde ortak siyasi ve askerî iradeye dönüşememesi” olduğuna dikkat çekiyor.
Yani Almanya, Fransa, İngiltere, Polonya ve diğer ülkeler savunma harcamalarını artırabilir. Fakat farklı tehdit algıları, bunun şekillendirdiği dış politikalar ve ulusal öncelikler devam ettiği sürece ortak bir askerî güce dönüşmeleri çok zor.
ABD’NİN MESAJI NET
Trump’ın Zirve’nin ilk gününde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la birlikte yaptığı basın toplantısında Avrupa’nın büyüklerine yönelik kullandığı dil sertti. İngiltere, Almanya ve Fransa bundan nasibini aldı. Bu çıkışların devam edeceğini de söylemek mümkün.
Ancak şu nokta yanıltıcı olabilir: Bu yaklaşım, Trump’ın kendine has bir çıkışı değil; aksine ABD yönetiminde bu eleştiri ve tepki giderek artıyor.
Buradaki ana yaklaşım özetle şöyle: Avrupa kendi güvenliğine dair bir tehdit ortaya çıktığında NATO/ABD hattının kendini korumasını mutlak bir yükümlülük olarak görüyor. Ama örneğin İran Savaşı’nda ve Hürmüz benzeri krizlerde istediği desteği bulamıyor.
Burada temel bir tartışma var ve NATO’nun geleceğinde belirleyici olacak. İttifak, kendi üyelerinin kendi özel sorun ve tehditleri için altında bulunduğu bir çatı mı olacak? Yoksa karşılıklı risklerin ve sorumlulukların alındığı bir paylaşım mekanizması mı işleyecek?
AB YERİNDE, TÜRKİYE SAHADA
Ankara Zirvesi boyunca, gerçekçi ve yerinde bir yaklaşımla Türkiye’nin yükselen rolü ve kurucu irade boyutu öne çıkarıldı. Yukarıda aktardığımız tartışmalar üzerinden şunu söyleyebiliriz: Avrupa’nın adeta yerinden kımıldamadan yürüttüğü tartışmalarda, Ankara aktif pozisyon aldı. Bunun bir yol ayrımı olduğunu ve Türkiye’nin yarattığı farkın ne anlama geldiğini AB başkentlerinin yeterince anladıklarını düşünmüyorum. AB vurgusu özellikle, zira İngiltere’yi bunun dışında tutuyorum.
Türkiye savunma sanayii bütçesini artırırken, bunu dışarıdan alımlara bağlayan edilgen bir politikayla yapmadı. Savunma sanayiini muazzam bir hızla ve çok yüksek oranda yerli hale getirdi. Bununla da sınırlı kalmadı, askeri operasyon kapasitesini yükseltti. İnanılmaz bir tecrübe edindi. İstihbarat alanında derin ve hızlı sonuç alan yaklaşımlarını üst düzeyde planladı ve ilerledi. Kriz alanlarında aktif arabulucu, bölgesel ölçekte ise nüfuzunu derinleştiren ve oyun kurucu iradesini güçlendiren hamleler yaptı. Bu da büyük bir diplomatik kapasiteye ve erişim alanına karşılık geliyor.
Türkiye’nin yükseliş hikayesinin detayları bundan çok daha fazla. Sadece sızlanan ve sorumluluk alamayan Avrupa’nın geldiği aşamayla, Ankara’nın aldığı mesafeyi karşılaştıran birkaç noktaya değindim.