Dün Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması üzerine bazı noktalara dikkat çekmiştik. Bu anlaşmaya yönelik eleştiri ve yaklaşımların önemli bir bölümü, başka ülkelere karşı kurulan bir ittifak olduğu yönünde. İdeolojik bagajların hayli ağır olduğu “eleştiriler” bunlar.
ULUSLARARASI SİSTEM DEĞİŞİRKEN
Bunlara gelmeden önce birkaç noktaya dikkat çekmek istiyorum. Öncelikle uluslararası sistemde ortaya çıkan değişimi anlamadan, Türkiye’nin nerede durduğunu ve yeni arayışlarını kavramak mümkün değil. Bugün ittifakların niteliği, devletlerin güvenlik anlayışı ve bölgesel güçlerin uluslararası sistemdeki rollerinde önemli değişimler yaşanıyor.
Dün de işaret ettiğim gibi, bu yeni dönemin temel özelliklerinden biri devletlerin mevcut ittifaklarından kopmadan bir diğerine katılabilme ya da yenisini inşa etme imkanı.
Türkiye’ye bakalım. Bir yandan NATO üyesi. Batı dünyasıyla ilişkileri devam ediyor. Ama aynı zamanda yeni ittifaklar kurarak kelimenin tam anlamıyla zamanın ruhunu yakalıyor. Mekke Anlaşması bu açıdan önemli bir örnek.
SADECE ORTA DOĞU DEĞİL
Coğrafi olarak baktığımızda, ortaya çıkan yapıya “bölgesel ittifak” demek yetersiz kalıyor. Belki “bölgeler arası stratejik ortaklık” vurgusu üzerinden bakılabilir. Elbette kapsama alanına enerji yollarını, ticaret koridorlarını, limanları ve deniz güvenliğini de eklediğimizde üçlü iş birliğinin anlamı daha da derinleşiyor. Bu bağları güvence altında tutmak ve akışı yönetmek gerçek anlamda bir güç üretimini beraberinde getiriyor.
Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan hattı böyle bir coğrafyanın üzerinde bulunuyor. Kapasitelerini ortaklaştırdıkları ölçüde başarılı olacaklar.
ABD YANLISI MI, KARŞITI MI?
İttifak’ın neye ya da kime karşı olduğu sorusuna ve bu yöndeki iddialara gelelim.
Önce ABD. Yeni oluşumun bir ‘Amerikan projesi’ olduğunu iddia etmek ne denli gerçeklikten uzaksa, ona karşı bir ‘güç birliği’ olarak tanımlamak da o kadar temelsiz.
Üç ülkenin de birbirinden farklı zeminlerde ABD ile ilişkileri var. Türkiye örneğinde olduğu gibi yakın bir tarihe kadar pek çok başlıkta ABD ile ağır sorunlar yaşayanlar da.
ABD’nin bölgeden çekildiği genel hatlarıyla doğru. Bu durum bölgeden tümüyle elini çektiği anlamına gelmiyor elbette. “Yeniden konumlanmak” belki daha doğru bir tanım olabilir. Washington geniş bir alanda ‘güvenlik mimarisinin yükünü paylaşmak istediğini’ ifade ediyor. Bu durum NATO içinde Avrupa’dan beklentilerine bir ölçüde benziyor.
İRAN’A KARŞI MI KURULDU?
Şimdi üç ülkenin bir araya gelmesi, özellikle savunma alanında bir kapasite ve gelecek ortaklığına yönelmesi, yukarıda tanımladığımız boşluğu da içine alan bir arayış olduğu için tümüyle ABD hanesine yazılmak isteniyor. Yanına da eş zamanlı olarak “İran karşıtlığı” kartı ekleniyor.
Türkiye ve Pakistan, İran’a saldırı sonrasında tüm güçleriyle bu ülkenin zarar görmemesi için çaba gösterdiler. Bugün bir ittifak kurarak İran’a karşı bir cephe oluşturacaklarının temeli nerede? Kastedilen Suudi Arabistan ise savaştan kısa süre önce Tahran ve Riyad arasında imzalanan anlaşmalar ne çabuk unutuldu?
Asıl kritik soru: İran’ın yapıp ettiklerini “otomatik meşruiyet” tuşuna basarak kabullenenler, bu ülkenin de artık bir muhasebe yapması gerektiğini düşünmüyor mu?
İSRAİL’İ HEDEF ALIYOR MU?
Gelelim İsrail konusuna. Mekke Anlaşması’nın ortakları, İsrail’in bölgedeki saldırgan ve işgalci tutumundan rahatsız ve artık buna dur denilmesini istiyor.
Tel Aviv yönetiminin özellikle Türkiye’yi ve aynı zeminde Suriye’yi hedef alan yaklaşımlarına rağmen; Mekke Anlaşması sırf İsrail’e karşı olmak için de ortaya çıkmadı. İsrail ağır bir güvenlik sorunu, meşruiyet tanımayan bir işgalci. Gazze’de ve Batı Şeria’da katliam ve saldırılarını sürdürüyor.
İTTİFAKIN HEDEFLERİ BÜYÜK
Ancak bu üç ülkenin oluşturduğu ve daha imza atıldığı anda söylediğim gibi bölgeden katılımların da olacağı ittifak, çok daha geniş bir güvenlik mimarisini hedefliyor. “Bölgesel düzensizliğe son vermek, caydırıcı rol oynamak”. Bu iki kavramın altını çizmekte yarar var. Aynı zamanda ortaya çıkması muhtemel krizlere karşı ön alıcı rol üstlenecek.
Şöyle de ifade edebiliriz: Eğer ittifak içinde ilişkilerin güvenlik ve savunma boyutu derinleşirse; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan yeni bir caydırıcılık rolü üstlenebilir. “Birimiz hepimiz” yaklaşımı bunun ifadesi. Daha geniş alanda etkin olacak güçlü bir çekirdek ittifak.
Üçlü ittifakın kurumsallaşması, mekanizmaları, hangi alanlarda ne düzeyde paylaşım yapacakları (mesela istihbarat ve diğer kritik başlıklarda) geleceği açısından önemli. Bunları ilerleyen dönemde ele alacağız.
Her durumda, devlet dışı aktörlerin istikrarsızlaştırdığı bir coğrafyada, dengeleri yeniden ve yenileyerek kurmak için önemli bir başlangıç olduğunu düşünüyorum.