Türkiye’de dini hayatın ve dindarların, dolayısıyla da onları temsil iddiasında bulunan yapıların devletle olan ilişkisi her zaman tartışmaya açık olmuştur. Devletin dine ve dindarlara bakışındaki seyrin her zaman aynı çizgide olduğunu söylemek elbette mümkün değil. Bazen soğuk, bazen tepkisel olduğu gibi; zaman zaman devletin dini hayata doğrudan müdahalesiyle ilerleyen bir hikayesi var meselenin.
O nedenle bugünkü tartışmaları ele alanların, en azından meselenin tarihine, sosyolojisine, dini hayatın bizatihi kendisinde yaşanan değişime dair bir parça olsun fikir sahibi olması önemli. Aksi takdirde bildik koroların incitici ve hatta kötü niyetli saldırıları anında sahne alıyor.
DEVLET, SİYASET VE DİNİ HAYAT
Bu konunun devlet tarafı kadar, siyasetle ilişkisi de ayrıca ele alınmalı. Daha geriye gitmeden ifade edersek, daha cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bu alanda hayli büyük sorunlar yaşadığımızı söyleyebiliriz. Kuruluş döneminin dine ve dindarlara yönelik tavır ve politikalarının hayli soğuk ve mesafeli olduğunu; ancak bundan daha önemlisi “düzenleyici” ağır bir baskı döneminin yaşandığını da ifade etmek durumundayız.
Bu baskıların ne düzeyde sonuç verdiği, dini hayatın bu düzenleyici anlayıştan deyim yerindeyse kurtulabilmek için kullandığı yöntemleri de dikkate almak gerekiyor. Kur’an eğitiminin gizlice sürdüğü dönemlerin bugün üzerinde etkili olmadığını da söylemek gerçeklerden uzak olur.
ERDOĞAN NE YAPTI?
AK Parti’nin kuruluşunun çeyrek asrını kutladığı programda yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konulara hayli geniş yer verdi. Hiç kuşku yok ülkenin kahir ekseriyetinin ortak değerlerine sahip olan insanların, gerek inançlarını yaşamak, gerekse siyasi merkezde temsil edilmek anlamındaki sorunlarının çözüldüğü dönem de bu çeyrek asır oldu.
Devletin dine ve dindarlara yönelik baskısının, zaman zaman askeri darbeler, diğer zamanlarda ise dönemin “devlet aklı” eliyle devam etmesi, iç barışın önündeki en büyük engellerden biriydi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu alandaki yasakları, baskıları ve ağır vesayeti ortadan kaldıran lider olarak tarihe geçti.
BUGÜN NEDEN HALA SORUN?
Peki buna rağmen neden hala bu alanda sorunlar var? Mesela son yapılan Kuriş Suç Örgütü operasyonu ne anlama geliyor? Bu operasyon dini hayatı ve dindar insanları hedef alan bir yaklaşımın sonucu mu? Bu soruların cevabına bakalım.
Burada öncelikle adliyenin ve operasyonu şekillendiren aklın dikkat ve hassasiyetine işaret etmek istiyorum. Mesele ilk andan itibaren söz konusu cemaatin tepesindeki bir yapının, kuşkulu ve uluslararası bağlantıları olan bir para akışı üzerinden devam ediyor. Ancak bu yapının dini hayata dair gerçekleştirdiği faaliyetler, dolayısıyla onlar etrafında bulunan insanlar operasyonun önceliği ya da hedefi değil.
NEREYE KADAR GENİŞLEYEBİLİR?
Ancak, bu para akışının, kontrolsüz mali genişlemenin ve özellikle de uluslararası irtibatların içinde yer alanlar kim olursa olsun operasyonun dışında kalma ihtimali yok. Kurban kesmek için aldığınız parayı başka alanda kullanmak tek başına bu tabloyu açıklayan bir örnek olsa gerek.
Burada artık bir yaklaşımı hem teoride, hem de uygulamada ilke haline getirmek gerekiyor. Devlet her cemaati, cemiyeti ve kurumu mutlak surette mali kaynakları üzerinden denetlemeli. Bu denetim paranın girişinden sistemdeki hareketlerine kadar her alanda devam etmeli. Ayrıca ilgili yapının faaliyet alanlarına izin verirken de bu denetim sürmeli.
ULUSLARARASI BOYUT
Bir yapının ülkeye yönelik tehdit olması sadece devleti doğrudan tehdit etmesiyle ölçülemez. Sahip oldukları imkan ve güçlerle, adı cemaat ya da her ne olursa olsun bu tür yapıların hayatın herhangi bir alanında adaletsizlik oluşturmasına da göz yumulamaz.
Kaldı ki meselenin giderek uluslararası boyut kazandığı ve Kuriş örgütlenmesinin uluslararası düzeyde irtibatlarının giderek arttığı da ortada.
Avrupa’nın tam ortasında Kuriş Örgütü’ne devasa alanlar açanlar, bunları hayır olsun diye yapmıyorlar. Son operasyon bu yönüyle de önemli ve çok doğru bir noktaya neşter vuruyor. Neticede millete ait olan kaynakları peşkeş çekenlere hesap soruluyor. Dahası hiçbir yapının Türkiye aleyhinde bir aparat olmasına izin verilemeyeceği mesajı da açıktır.
PUSUDA BEKLEYENLER
İki hususa daha dikkat çekerek tamamlamak istiyorum. Birincisi, mesele bir şekilde dini hayata ve yapılara dokununca anında 28 Şubat ağzına bürünenler. ‘Fırsat bu fırsat’ deyip tüm dindarları aynı kefeye koymak için pusuda bekleyenler ortada.
İkincisi söz konusu operasyonda devletin ve adliyenin kararlılığı, bundan daha önemlisi yapının etrafındaki insanlara yönelik hassas tutumu. Ancak şunu söylemek durumundayım. Bu yapıdaki insanların hepsini aldanmış ve masum olarak görmekten yana değilim. Devletin bu manadaki hassasiyetinin ve tanıdığı fırsatın da sonsuz olmadığını düşünüyorum.
Adalet Bakanı Akın Gürlek'in bugünkü şu değerlendirmesinin altını çizerek tamamlayalım:
"Burada temel ölçüt, herhangi bir inanç, dini yapı veya topluluğun kimliği değil; suç teşkil eden fiiller ve bu fiillerle bağlantılı yapılanmalardır. İnanç ve dini değerler, hiçbir şekilde suç faaliyetlerinin aracı veya kalkanı haline getirilemez. Devletimiz, hukukun açıkça suç saydığı eylemlerle mücadelede kararlı olduğu gibi, vatandaşlarımızın inanç ve ibadet özgürlüğünü koruma konusunda da aynı kararlılığını sürdürmektedir."