Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Nihal Bengisu Karaca Dehşet dengesi çöktü, "dehşet" serbest
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Müzakere masasındaydılar. Cenevre’de nükleer görüşmelerin son turu tamamlanmış, Umman’ın arabuluculuğuyla bir sonraki turun tarihi bile verilmişti. İran Dışişleri Bakanı Erakçi, saldırıların başladığı sabah NBC News’e konuştu: “Son 12 ayda iki kez müzakere ettik ve her iki seferinde de müzakerenin ortasında bize saldırdılar.”

        Umman Dışişleri Bakanı Busaidi ise sosyal medyadan dünyaya bağırıyordu: “Cenevre’deki görüşmeler benzeri görülmemiş bir anlaşmaya doğru gerçek ilerleme kaydetmişti.”

        Bunu not edin, çünkü bu detay bir sonraki sahneyi anlamak için hayati önem taşıyor.

        28 Şubat sabahı ABD ve İsrail, Tahran başta olmak üzere 24 eyalette eş zamanlı hava saldırıları başlattı. İran’ın Kızılay’ı ilk saatlerde 200’den fazla ölü açıkladı. Bir kız okuluna üç füze isabet etti, 170 öğretmen ve öğrencinin hayatını kaybettiği bildirildi.

        Hamaney öldürüldü. Kızı, torunu damadı ve gelini de hedef oldu.

        Bu, Haziran 2025’te başlayan ve Temmuz ateşkesiyle geçici olarak duran sürecin ikinci dalgasıydı. Müzakere masasındayken, ikinci kez.

        Şimdi şu soruyu soralım: Bu saldırılar, İran halkının çektiği acıyı dindirmek için mi yapılıyor?

        Cevabı bilmeyen var mı?

        REJİMİ TANIYORUZ, HAFIZAMIZ DA VAR

        İran rejimi makbul bir rejim değil. Bunu kayıt altına alalım, çünkü bu yazı boyunca neyi savunduğumuz ve neyi savunmadığımız konusunda kafaların karışmaması önemli.

        Hamaney’in ülkesinde Mahsa Amini’nin saç telinden hesap soruldu. Mahsa’ya saç teli adedince vuruldu. Fakirlik yapısal, baskı sistemik, seçimler dekoratif. Mezhepçilik ise bir yönetim aracı.

        İran, bölgesini istikrarsızlaştırmayı dış politika olarak kodlamış bir devlet.

        Biraz daha derine inmekte fayda var.

        Yıl 2003. Amerika Irak’ı işgal ediyor. O günlerin İran'ı bu işgale şakşakçılık yapan rejimdi.

        Şii nüfusun yoğun olduğu güneyin iktidar değişikliğine itirazı yoktu; zira Saddam onlara tarihinin en kanlı sayfalarını yazmıştı.

        Bağdat’a Şii yönetimi gelince de Tahran için bölgede bir köprübaşı kurulmuş oldu. Irak Anayasası, etnik ve dini toplulukların oranına göre sandalye dağıtan arkaik bir tabanla yazıldı; devlet inşası değil, güç paylaşımı oyunu kurgulandı.

        Yeni Şii yönetiminin memurları bazen sırf hakaret olsun diye Sünnilerin erkek çocuklarını taciz etti. Zaten kırılgan olan denge dinamit üzerine oturdu. O dinamitten IŞİD patladı.

        Irak-Şam İslam Devleti’nin, El Kaide’nin bile “Siz Müslüman kanı dökmekte hiç beis görmüyorsunuz, sizi onaylamıyoruz” demek zorunda kaldığı IŞİD’in ebesi, dönemin Bağdat yönetimiydi. Ve Bağdat’ın arkasında Tahran duruyordu.

        Suriye’de de aynı el. Suriye muhalefetinin öne geçebileceği kritik pencerede, Maliki döneminde cezaevlerinin kapıları açılıverdi. İşkence ve radikalizmleakıl sağlığını yitirmiş insanlar dışarı salındı. Suriyeli muhalefet kendi içinde kangren oldu.

        Sonra Amerikan uçaklarının hava koruması altında, IŞİD’e karşı mücadele adıyla Suriye’ye yerleşildi. Beyrut-Bağdat-Şam-Tahran hattının kesintisizliği kısmen ABD’nin katkısıyla sağlandı.

        Bu tablo İran’ın “direniş cephesi” masalını desteklemiyor. Hayır. Bulundukları her yerde Sünni toplulukları istikrarsızlaştırmak için çalıştılar.

        Ama burada durup “ABD ve İsrail’in İran'la savaşı danışıklı dövüştü” demek de saçmalığın dik alasıdır.Bu duvar dibi analizinin aksine gerçek şu: İran bir direniş cephesi değildi, ama İsrail için somut bir pürüzdü, fiili bir direnç dinamiğiydi. Üstelik kendi varlığını İsrail karşıtlığına borçlu olan bu rejim, Sünni tabanından meşruiyet devşirebilmek için Hamas’a da,genel olarak Filistin davasına da destek verdi. Hesaplı bir strateji olabilir ama aynı zamanda gerçekti.

        Hülasa Tahran’ın mezhepçi saiklerle yürüttüğü ayrışma Batı’nın da işine geldi. 11 Eylül’ün gerçek intikamı büyük ölçüde bu coğrafyada, kendi kendini yok eden Müslümanlar eliyle alındı.

        ARTIK O DENGEYE DE İHTİYAÇ KALMADI

        Şimdi tablonun son karesine bakalım.

        İsrail onlarca yıl boyunca İran’a karşı, Hizbullah’a karşı yürüttüğü karşıtlığın sağladığı “dehşet dengesi” ile propaganda ve lobi gücünü silahlanma ve savunma üstünlüğünü berkitti. Bu denge çerçevesinde bölgede bir güç yapısı işe yarıyordu: Etkili Sünni aktörler birbirleriyle ya da Şiilerle boğuşuyordu; İsrail ise askeri üstünlüğünü konforlu biçimde koruyor, Gazze’deki işgali dünyaya “güvenlik meselesi” olarak satıyordu.

        7 Ekim değiştirdi dengeleri. Hamas saldırısı İsrail’in “güvendeyiz” anlatısını paramparça etti. Netanyahu, bu anlatıyı yeniden inşa etmek için ve bu süreç zarfında kaçanları geri getirmek dahası “Asayiş berkemal, Filistinlilerin evlerini çalmaya devam” düdüğünü tekrar öttürmek için Hizbullah'ı, Hamas’ı ve bölgedeki tüm vekilleri tüketti.

        Lübnan’da arkaik ama hâlâ işlevsel Hizbullah silah stokları ve tünel ağları uzun süredir İsrail’in kuzey sınırında somut bir güvenlik kaygısı olmaya devam ediyordu; Netanyahu bunları tasfiye etmeden İran’a geçilemeyeceğini biliyordu. Lübnan’da bu hesap büyük ölçüde kapandı. Şimdi sıra kaynağa gelmişti.

        Ve kaynağın sahibi artık çok zayıflamış bir İran’dı. Suriye çökmüş, Hizbullah tasfiye edilmişti.

        Buna ek olarak, ve bunu açıkça yazmak gerekir: ABD artık İsrail’in hamisi değil; bazı bağlamlarda İsrail diasporasının en güçlü siyasi aracına dönüşmüş bir süper güç.

        Bu yapı bugün nereye kadar adım atabileceğini test ediyor. Ve şu ana kadar kimse “dur” diyemedi.

        Kimse molla rejiminin fanı değil. Ancak herhalde hiçbir aklı başında insan söz konusu İsrail- ABD saldırganlığının İran’a bahar getireceğini düşünmüyordur.

        Sorunlu ve bölünmüş bir İran ihtimali hiç olmadığı kadar yakın.

        Türkiye’yi de on yıllarca meşgul edecek bir yeni strüktür oluşuyor. Bunun hesabı yapılmıyor değil, tam tersine bu da istenenin bir parçası.

        İran’a düşen bombalara sevinerek dans edenlere ‘muhalif’ değil, ‘hain’ de değil, rejimin baskıları yüzünden delirip cezai ehliyetini kaybetmiş kişiler gözüyle bakıyorum. Mazurdurlar. Ama o dansı o neşeyi paylaşmak neden mümkün değildir, yarın onu konuşacağız.