Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

Çok uzak olmayan bir süre önce, tam zamanını saptamak gerekirse Gezi esnasında, Türkiye abartılı derecede politikleşti. Ve o dönemde, Allen Ginsberg’den, şiirinden, hafif bozarak kullanacağım ifadeyle, kendi kuşağımın en parlak beyinlerinin yavaş yavaş kafayı yediklerine tanık oldum.

Sevdiğim bir arkadaşımla o yaz yemeğe çıkıyorum, sadece ama sadece siyaset konuşmak istiyor ve başka bir konu açılığında “Ülkede bunlar olurken…” diye anında yargılıyor, bir süre sonra masada konuşulanları telefonuna bakmaktan takip edemiyor. Aynı günlerde bir assolistin çantacısıyla plajda karşılaşıyorum; onu arayıp günün dedikodularını soran bir bar şarkıcısına öfke kusuyor. Çünkü kafasını o zamanki adıyla Twitter’dan kaldıramıyormuş ve önceliği siyasi gelişmelermiş, o sırada onu arayıp süfli konularla ilgili nasıl konuşmak istermiş?

Oysa hayatta kendi ülkenin gidişatıyla ilgili merak içinde olmak kadar güzel yemekler, arkadaşlarla geçirilen vakitler ve süfli konular da yok değil mi? Biri illaki diğerini iptal etmiyor, sevdiğinin bir çiftin çocuklarının doğumunu kutlamak, iyi bir arkadaşının aldığı zamdan mutluluk duymak, birbirlerini uzun süre görmemiş dostların bir masada toplanıp eğlenmeleri politik olmalarına engel değil. Hatta, yerine göre, çok politik bir duruş bile olabilir siyasetin s’sinin geçmediği bir masada toplanmak.

*

Türkiye’nin geri kalanı da o gün bugündür sosyal medyadan kafasını kaldıramıyor. Serbest piyasanın kurallarına gayet uygun bir şekilde istediği müşteriye istediği şartlarda istediği yemeği satmak isteyen biri dışarıda kalanlar tarafından linç ediliyor, devletin resmi kurumları da bu tuzağa düşüyor mesela. Ya da Türkiye’nin en büyük tiyatrocularından biri dolu dolu yaşanan 100 yıla yakın bir ömrün ardından bu dünyadan ayrılıyor ve bir anda, yine sosyal medyada, onun yeteri kadar politik olmadığı bir post-mortem linçe dönüşüyor.

Haldun Dormen’in neyse ki Gezi’de çekildiği iddia edilen ve göğsünde “Çapulcu” yazan bir fotoğrafı var. En azından bu tek bir kare “Bir gün bile ülkesinin durumu hakkında ağzını açmadı, hiçbir zaman siyasi duruş sergilemedi,” diyenlere karşı cılız da olsa bir karşı argüman olarak kullanıldı. Taraflar tatmin oldu mu?

Oysa Gezi’ye gitmek Dormen’in hayatının belki de en politik olmayan noktası. Bir gün bile ülkesinin durumu hakkında ağzını açmaması, siyasi duruş sergilememesiyse en büyük politik eylemiydi. Ağzını açmasına gerek yoktu çünkü.

*

Haldun Dormen’den bahsederken başka birçok seçeneği varken ömrünü Türkiye’de geçirmeyi tercih etmiş, bütün birikimini Türkiye’de yapmış ve kendisini Türkiye’ye adamış birinden söz ediyoruz.

Eskiden bana yurtdışından Türkiye’ye dönüp kendi ülkesinde kariyer yapanlar dışarıda başarılı olamayacaklarını anladıkları için vatana mecbur kalmış gibi gelirdi. Oysa zamanla dünyadaki yetenek havuzunu ve sistemi daha iyi tanıdıkça bu durumun her zaman geçerli olmadığını da anladım. En azından Dormen için kesinlikle Türkiye dışında da bir senaryo söz konusu olabilirdi.

Senaryoyu burada kelimenin tam manasıyla kullanıyorum. Çünkü Yale’de okurken bile Hollywood’dan hafif göz kırpmalar olmuş. Hiçbirine “teklif” demiyor; iki kursa gidip Hollywood yıldızıyım diyenlerden değil. 500 reddin ardından belki bir figüranlıkla kapıyı aralayacağını biliyordu. Ama o kapıyı illaki aralar, sonra da biraz daha açardı. Arif Mardin nasıl müzik tarihinin akışını değiştirdiyse o da Amerikan tiyatrosuna damgasını vurabilirdi.

Zaten varlıklı bir ailenin oğluydu, bırakın Türkiye’yi, ABD standartları için bile elit bir eğitim almıştı. Yale mezunu, yazacak, tercüme yapabilecek derecede iyi yabancı dili var. Sürünmeden de ABD’de sırasının gelmesini bekleyebilirdi. O sıra illaki gelirdi. Sardi’s’in duvarında bir portresi mutlaka asılı olurdu. Onu Teşvikiye’deki Tozan Apartmanı’nda değil de Central Park West’te doorman’i olan bir binada yaşadığını hayal ederken zorlanmıyorum.

O Türkiye’yi tercih etti. Bu tercih aslında kendisini yetiştiren ülkesine zorunlu hizmetiydi. Cumhuriyet Türkiye’sinin kültürel kazanımlarına katkıda bulunmak istedi, bir taşın üzerine bir taş daha ekledi. Batılı anlamda ilk müzikali o sergiledi, tiyatroyu elit olmaktan çıkartıp ulaşılabilir kıldı. Asıl amacı eğlendirmekti, her zaman da eğlendirmeyi önemsedi. Belli ki gülmeden eğlenmeden ilerlenmeyeceğini biliyordu.

*

Başka bir sürü seçeneği olmasına rağmen Türkiye’yi tercih etmesi Haldun Dormen’in ilk devrimci eylemi. Bir diğer devrimci adımı Türkiye’den vazgeçmemesi, yüz yıla yaklaşan ömründe son ana kadar tiyatroda ısrar etmesi. Tabii Türkiye’de devrimcilik sadece 6. Filo’ya karşı gösteri yapmak ve “Çav Bella” söylemekle sınırlandırıldığı için Dormen’in yaptıklarını böyle adlandırmam yadırganacaktır.

Benzer şekilde siyasi duruş da sosyal medyanın önüne geçip bir-iki içi boş slogan atmak, iktidara küfretmek, klişeleşmiş siyasi yorumları tekrarlamak ve yine iktidara küfretmekten geçiyor. Bıyık ve parkayla TİP ya da Kürt partilerinde yer bulabilirsiniz, eğer bu formüle bir de bol bol Atatürk hikayesi anlatırsanız ya CHP’den milletvekili olursunuz ya da en kötü Sunay Akın gibi CHP’li belediyelerde gösteri yapıp geçiminizi sağlarsınız.

Bu işin kolay yolu. Bu formülü biraz kurnazca kurgulayan kendisini Cumhurbaşkanı adayı olarak konumlar.

Sadece Gezi döneminde sosyal medyayı aktif olarak kullandığı için milletvekili yapılmış, bizim vergilerimizle hala emeklilik maaşı almaya devam eden bir “tiyatrocu” oldu yakın zamanda. O gerçek bir muhalif ama Haldun Dormen değil, öyle mi?

Haldun Dormen ortodoksiye teslim olup kazandıran formülü uygulamak yerine zor olanı tercih etti. Bir toplumun ilerlemesinde kültür-sanat zenginliğinin ne kadar önemli olduğunu çok erken fark ettiği için hep çıtamızı biraz daha yukarıya yükseltmek için uğraştı. Belki o olmasaydı, o yapmasaydı da Türkiye’de illaki müzikal tiyatro yapılacaktı. Ama hiçbiri onun işleri kalitesinde olmayacaktı. Çıtayı çok yukarıya çekti, çünkü bizim de muasır medeniyet seviyesini hak ettiğimizi düşünüyordu. Işığından kostümüne, oyuncuların donanımından metindeki ustalığa kadar Broadway’deki standartları birebir uyguladı. Ondan sonra da bu işe kalkışanlar Dormen’in prodüksiyonlarının çok gerisinde kaldı.

*

Türkiye’nin dışarıya en kapalı yıllarında TRT’de “Kamera Arkası” programını hazırladı, hatta bu programda muhabirlik yaptı. O programın ayrıntılar üzerindeki titizliğini ardından gelen sinema üzerine pek çok yayın organı bile yakalayamadı.

TRT’de o programı uyku saatini geçirerek ısrarla izleyen çocuklardan biri de bendim. Evimize video girdiğinde program kasetlere kaydedilir, o kasetleri defalarca izlerdim. Hiçbir şey öğrenmediysem ilk kez James Bond diye bir karakter olduğunu Haldun Dormen’in programından öğrendim.

O programdaki birkaç dakikalık bölümün ışığında elimde fenerle oradan buradan, kasetçilerden, eşten dosttan Bond filmlerini bulmaya başladım. Pierce Brosnan bu role atandığında artık “Kamera Arkası” ekranda yoktu, ben de lisedeydim ama orada atılan temellerle “GoldenEye”a gittiğimde bütün külliyata hakimdim.

Sanırım beni ilk kez Dormen Tiyatrosu’na götüren de aynı televizyon programıydı. O sahnede hangi oyunları izlediğimi hatırlamıyorum, zaten çoğu hatırlanacak oyunlar da değil eğlencelikti, ama çocuk halimle bile muazzam keyif aldığımı ve hep tekrar gitmek istediğimi hatırlıyorum. Hep tekrar gittim.

90’ların sonuna doğru Türk basınında “Tiyatro öldü mü” tartışması çıkmıştı. Böyle iddia etmek havalı ve sıra dışıydı sözde, ben de kendimi bu dalgaya kaptırmıştım. Ve tam o sırada Betûl Mardin aralarında benim de olduğum bir grubu Dormen Tiyatrosu’nda bir prova oyununa davet etti. Sıkıysa onun davetini siz reddedin.

Kafamda tiyatro-öldü-be-abi şımarıklığıyla aynı salona yıllar sonra girdim. Muazzam dikkat dağınıklığımla bir buçuk saat yerimden kalkmadan statik bir sahneyi nasıl izleyeceğimi düşünürken kendi kendime bundan çok daha kötü sit-com’ları televizyonda gayet konsantre olarak seyrettiğimi söyledim. Kendi kendimle saçma sapan bir ikna pazarlığı yaparken oyun başladığı gibi bitti.

Ne yalan söyleyeyim, bu oyundan da aklımdan kalan tek şey tiyatroya gittiğim. Ama Haldun Dormen sayesinde bir: tiyatronun ölmediğini, iki: tiyatronun gayet güzel izlendiğini öğrendim. Bugün Broadway’den West End’e oyun kovalamam da bundandır.

*

Yüzü hep Batı’ya dönük Dormen aslında Türkiye’ye sadece Batı’dan öğrendiklerini getirmedi. Bizim de Batılı bir ülke olmamız çabaladı. Ne kadar başarılı olduğu tartışılır, ama bu mücadeleyi tam anlamıyla kaybettiği de söylenemez. Tarihe pek çok sadece slogan atan pek çok devrimciden ve Twitter muhalifinden daha fazla katkıyla yazılacağına şüphe yok.

Haldun Dormen bir konuda daha devrimci olabilirdi. Ama belki yetişme tarzı, belki zamanın ruhu, belki ülkenin ve dünyanın o günkü durumu, onun kendi hayatında sonuna kadar gitmesine engel oldu.

Dormen’in doğup yetiştiği dünyada özel hayat, adı üzerinde, hep özel kalmak zorundaydı sanırım. Ve kendi kamusal kimliğiyle özel hayatı arasına, o kuşağın pek çok başka mensubu gibi, çok sert bir duvar vardı. Ya da biz öyle zannediyorduk.

Ardından yazılanlara bakıyorum, herkes Haldun Dormen’i sadece oyunları, eğitimi, oğlu, eserleriyle anıyor. Oysa bir hayatı daha vardı. Herhangi bir sebepten dolayı Tozan Apartmanı’ndaki daireye giden herkesin tanık olduğu bir hayatı.

Ben de 25 yıl önce bir Cumartesi gecesi onunla söyleşiye giden bir meslektaşımın peşine takılıp o eve gitmiştim. Her zaman olduğu gibi evde yine bir “öğrencisi” vardı. Bu öğrenciler sık sık değişir, kimi sahneye çıkar ve ünlü olur, kiminin adı unutulurdu. Ama değişmeyen bu öğrencilerin her birinin çok yakışıklı gençler olduğu gerçeğiydi.

En iyi niyetli okumayla bile, bir Cumartesi gecesi bir tiyatro hocasıyla öğrencisinin evde Henrik Ibsen değil “La Cage aux Folles ” çalıştıkları düşünülebilirdi ancak.

*

“Kamera Arkası” programını birlikte hazırlayıp sundukları Kemal Uzun da öğrencilerinden biriydi. Yıllar sonra televizyon dizilerinde yönetmen olarak çalıştı, 2017 yılında da vahşi bir cinayete kurban gitti. Dormen bu cinayetle ilgili hiç konuşmadı, ona hiç sorulmadı. Kemal Uzun da Dormen’in biyografisinde küçük bir parantez olarak bile geçmiyor.

Neden bizi yalnız karşılamadı? Gazetecilerin her şeyi gördüklerini ve not ettiklerini ve her şeyi yazabileceklerini bilmiyor muydu?

Belki bizi kendine yakın gördüğü için gizlenme gereği duymadı. Ama işin ilginç tarafı “evinde öğrencisiyle baş başa Haldun Dormen” yıllar içinde defalarca başkalarının, başka gazetecilerin de tanık olduğu, birbirine anlattığı bir manzara. Ve yıllar içinde herkes de Ibsen değil en iyi ihtimalle “La Cage” çalıştıklarını biliyordu.

Haldun Dormen çok zeki biriydi, tabii ki her şeyin farkındaydı. İstese o Cumartesi gecesi de kapıyı tek başına açabilir, o bilmem kaç yüz metrekarelik tarihi Teşvikiye apartmanında yalnız olmasa bile yalnızmış numarası yapabilirdi.

Bugün düşünüyorum da, adeta bize meydan okuyordu. Bizim özel sandığımız aslında açıktaydı. Bizim gizlediğini düşündüğümüzü gözümüzün içine sokuyordu.

Bunu ancak şimdi fark edebiliyorum: Aslında özel hayatını yazmakla ünlenen gelini Ayşe Arman’dan bile daha göz önünde, daha şeffaf, daha görünür, daha yırtıcı ve daha cesurmuş. Özünde hiçbir şeyi gizlemiyordu, görmek isteyene olduğu gibi hayatını önüne saçıyordu. Bakmayı bilmiyorduk ya da öğrenmemize daha vakit vardı. Dolap sandığımız aslında antika mobilyalı bir salonmuş. Yine hepimizin onlarca yıl ilerisindeydi, ona yetişmemize ve onu anlamımız için yılların geçmesi gerekiyormuş.

Haldun Dormen hepimizden daha devrimci, daha muhalifti. Bugün Türkiye’deki muhalefetin trajedisi enerjisini birkaç tane daha Haldun Dormen yaratmaya adayacağına Halk TV, küçük ölçekli müteahhit vizyonu, bitmek bilmeyen bir kurtarıcı beklentisi sarmalından çıkamaması.

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar