Türkiye sosyal devlet kabul edilemez
AK Parti Ankara Milletvekili, eski SSK Genel Müdürü Mehmet Zekai Özcan, AB ülkelerinde yüzde 12 seviyelerinde olan sosyal yardım ve sosyal hizmetlere ayrılan payın ülkemizde yüzde 1'i bile bulmadığını, bunun da "sosyal devlet" olmadığımızı gösterdiğini söyledi
Ali Tezel- İlk sosyal güvenlik düzenlemelerinin mimarlarından birisiniz. Gerçi sizden sonra 60 maddelik bir değişiklik oldu ama işin en başında siz vardınız. Yeni emekli aylığı hesaplamalarında yıllık yüzde 2 oranıyla hesaplanan bir emekli aylığına gidiyoruz. Bu da şu anlama geliyor: Asgari ücretle (729 TL ile) 9000 gün yani 25 yıl çalışan birine 65 yaşına gelip emekli olduğunda yüzde 50 oranıyla 350 lira kadar emekli aylığı vereceğiz. Yani işçilere-memurlara, ücretleri reel olarak artırılmazsa ileride geçinemeyecekleri bir emekli aylığı vereceğiz. Bu sebeple yeni bir sosyal güvenlik reformunun gerekli olduğunu düşünüyor musunuz?
Mehmet Zekai Özcan- Sosyal güvenliği, toplum ve basın olarak tam anlamış değiliz. Biz sosyal güvenlik derken içinde genel sağlık sigortası, emeklilik sigortası, sosyal yardımları ve sosyal hizmetleri de kapsayan bir bütün olarak görüyoruz. Görüyoruz ki kavramlar karıştırılıyor. Son yapılan reform aslında sadece emeklilik sigortası ve genel sağlık sigortası ile sınırlı kalmıştır. Bu sosyal güvenliğin sadece bir adımıdır. Sosyal devletin esas görevi, sosyal yardım ve sosyal hizmetleri de sosyal güvenliğe katmaktır. Henüz bu konuda gelişme yoktur. Öte yandan, kamu çalışanları yani memurlar için kamu reformu kısa zamanda gerçekleşmelidir.
Kamu çalışanları, emeklilik sigortası kanununa göre yeniden düzenlenmediği, yani kamu reformu yapılmadığı takdirde bazı meslek gruplarının diğer gruplara göre emekli aylıkları çok azalacak veya artacak ki, büyük haksızlıklara sebep olacaktır. Onun için 2 yıl içinde mutlaka kamu reformunun yapılması gerekir. Kamu çalışanlarının yanı sıra yargı mensupları da, askeri personel de bu reforma dahil olmalıdır.
Emeklilikte ne kadar çok prim ödeyip, ne kadar çok sistemde kalırsan o kadar çok emekli aylığını kazanma üzerinde kurgu yapılmıştır. Haklar, yükümlülükler noktasından olaya bakılmış, norm ve standart birliği getirilmeye çalışılmıştır. Öte yandan, bugün doğan çocuğun 65 sene sonra emekli olacağında ortaya çıkan 2007 GSYH'sine göre birikimli açığın, 2.9 trilyon TL emeklilik açığının azaltılmasına çalışılmıştır. Bu açığı, bu borcu torunlarımıza bırakmaya hakkımız var mı? Ne var ki popülist yaklaşımlarla reform gerçekleşememiştir.
Örnek verecek olursak, sendikalar, ilgili bakanlıkla görüşerek 9000 prim gününü 7200 güne indirdiler. Fakat güncelleşmiş değer olarak 1000 TL'nin % 50'sini yani 500 TL emekli aylığı alacakları yerde bunun % 40'ını yani 400 TL emekli aylığına indirildiğini göremediler. Oysaki işsiz kaldıkları dönemde sigorta primlerini işsizlik sigortasının ödemesine dair (yani 9000 güne tamamlayabilecekleri) bir maddeyi tasarıya bizzat ben koydum. Ancak Plan ve Bütçe Komisyonu'nda bu maddeyi tasarıdan çıkarttılar. Sendikalar buna da itiraz etmemiştir.
A.T.- Uzun yıllar SSK'da yöneticilik yaptınız. Emek piyasası ve sosyal güvenliğe yakın birisiniz. Son özelleştirmelerle, çalışanların örgütlerinden koparılarak 4/B veya 4/C gibi örgütsüz, iş güvencesiz çalışma alanlarına itilmesine bir AK Parti milletvekili olarak nasıl bakıyorsunuz?
M.Z.Ö.- Bunlara AK Parti'den çok önce başlayan ve yapılan hatalar diye bakıyorum. Bugün için çalışma hayatının memurlar yani kamu görevlileri ve diğer çalışanlar olarak ayrılması gerektiğine inanıyorum. Dolayısıyla işçileri çok fazla kategoriye ayırmanın doğru olmadığını söylüyorum. AK Parti geçmişte bunun farkına vardı, geçici işçileri yani 6 aydan fazla çalışanları sürekli kadroya geçirdi. 200 binin üzerinde işçi yararlandı. Bu çok olumlu bir düşünce ve gelişmeydi. 4/C AK Parti'nin suçu değil, ancak süratle çalışma hayatında düzenleme yapılmalıdır.
A.T.- Tekel işçilerinin 80 güne varan bir eylemi oldu. Eyleme son verdiler. Eylem sonucunda Danıştay 4/C başvurusunun süresini uzattı. Tekel işçileri özelleştirmeden gelmiş ve 4/D'li olmak istiyorlardı ama hükümet 4/C'yi önerdi. Yani işçiler, iş güvencesi ve örgütlü bir çalışma düzeni talep ediyorlardı. Taleplerini bir AK Partili vekil olarak haklı buluyor musunuz?
M.Z.Ö.- Tabii ki çalışanların taleplerini haksız bulmak mümkün değil. Çalışanlar doğal olarak daha iyi haklar talep eder. Bu talepler bazen aşırı da olabilir. Mali durumun ölçüsü oranında da karşılanması gerekir. Türkiye'nin mali durumunun ve kaynaklarının ne olduğu ortada. Kamunun işçiye de ihtiyacı ne kadar var, bunu şüphesiz hükümet bilir. Tekel işçileri de 4/C yerine, kamunun diğer alanlarında kadrolu olarak kısmen, ihtiyaç ölçüsünde değerlendirilebilirdi.
A.T.- Bu eyleme gerek kalmazdı o zaman.
M.Z.Ö.- Aslında bu eylem bu noktaya gelmeden hem de aynı 4/C şartlarıyla bile bu noktaya gelmeden halledilebilirdi.
A.T.- Öyleyse Tekel krizi kötü yönetildi öyle mi?
M.Z.Ö.- Bugün Tekel işçilerine verilen haklar, geçmiş özelleştirmelerdeki işçilere göre çok daha iyi haklardı. Bu verilen haklar başta iyi anlatılabilseydi ve rest çekilmeseydi bence bu iş çözülürdü. Sorunun esas sebebi Çalışma Bakanlığı'nın diyalog eksikliğidir.
A.T.- Özelleştirme adı altında kamu işletmelerinin işçisiz, istihdamsız bir şekilde arsa olarak, bina olarak satılmasını doğru buluyor musunuz?
M.Z.Ö.- Özelleştirmedeki bizim kastımız, devletin elindeki imkânları bazı grupların, siyasetçilerin arpalık olarak kullanmasını engellemektir. İşletmelerin verimli olarak işletilmesidir. Avrupa ve ABD'deki özelleştirmelerin amacı budur. Ancak, bir kamu işletmesinin sadece arsa ve binası için satılmış olması doğru değildir, bu özelleştirme değildir.
A.T.- Tekel'in tütün bölümü için yapılan ilk iki özelleştirmede istihdam garantili, daha doğrusu işletmelerin işçileriyle birlikte özel sektöre satılması öngörülmüştü ve 300 milyon liradan fazla veren alıcı çıkmış iken ikisi de iptal edilip işçisiz, istihdamsız olarak 1.1 milyar lira verene satıldı. Yani, arsa ve bina satışı yapıldı. Buna mukabil Tekel işçilerine de hiçbir iş yaptırılmadan bir buçuk yıl boyunca para verildi. Kârlı bir işlem olmadığı halde bu Tekel özelleştirmesi parti içinde nasıl karşılandı?
M.Z.Ö.- Tekel'in özelleştirilmesi unutuldu, işçilerin eylemi tartışılır oldu. Çalışma Bakanlığı bu işçilerle baştan diyalog kursaydı, binlerce işçi aylarca, kışın soğuğunda Ankara'ya yığılmazdı, aileleri üzülmezdi. Hükümet yıpratılmazdı. Mesela önceki Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanları Murat Bey veya Faruk Bey olsaydı, bu noktalara gelmeden sorun çoktan çözülürdü. Çünkü 4/C olarak verilen haklar geçmişe göre çok iyidir.
MEMURLAR, İŞÇİLER VE EMEKLİLER YÜZDE 42 FAKİRLEŞTİ
A.T.- AK Parti sekiz yıldır iktidarda, 2002'den 2010 geldik, ülke büyüdü ama istihdam daraldı, işsizlik arttı. Bunda AK Parti'nin 8 yıllık iktidarında istihdamsız, işçisiz olarak özelleştirme adı altında arsa, bina satışı yapılmış olmasının etkisi var mıdır? Yanlış özelleştirme politikalarının etkisi var mı?
M.Z.Ö.- İstihdam yaratıldı. Ücretsiz aile işçilerinin ücretli olarak istihdama katılması (% 21'lerden % 14'lere düştü) istihdamda gözükmedi. İstihdam yaratıldı ama Cumhuriyet tarihinde önünde ve arkasında daralma olmadan, en uzun büyümesini yaşadı. 2002-2007 arasında. Bu kadar yüksek büyümenin olduğu, ortalama yıllık yüzde 7'ye yakın büyüyen ülkede, istihdamda yeterli büyüme olmamışsa, burada büyümenin istihdama dayalı olmaması etkili oldu. Yani, ithalata dayalı büyüme oldu.
Bu durumda imalat sektörü büyüyemedi. Yani sanayi büyüyemedi. Kâr politikası sebebiyle daha ucuz olduğu için dışarıdan aldık. İstihdamsız büyüme tercih edildiği için işsizlik azalmamış, son ekonomik daralmayla artmıştır.
A.T.- Yine bu dönemde kişi başına milli gelir 10 bin dolara seviyelerine çıktığı TÜİK tarafından ifade edilmektedir. Öte yandan aynı TÜİK, milli gelirin fonksiyonel dağılımını 3 yıldır açıklamıyor. 10 bin doların gerçek olduğunu kabul edersek, çalışanların yani işçilerin, memurların milli gelirden aldığı pay yüzde 50 oranında azalmış oluyor. Buna mukabil sermaye ve rantiyenin gelirlerinin de aynı oranda arttığını görebiliyoruz. Bu durumu AK Parti iktidarının hanesine artı mı yoksa eksi mi olarak yazmalıyız? Öte yandan memurlar, işçiler ve emeklilere 2002 yılından beri sadece enflasyon oranında zam yapılması ama ülkenin büyümesinden pay verilmemesini de nasıl değerlendiriyorsunuz?
M.Z.Ö.- 2002-2008 arasında Türkiye yüzde 42 reel büyüdü. Bu büyümenin ise emek kesimine ve emeklilere tam yansıtılmadığı doğrudur. Ancak, geçmişe de baktığımızda reel büyümelerin emek kesimine yansıtılmadığını görüyoruz. Fakat işçilerin büyümedeki payı olarak ifade edebileceğimiz yüzde 26-30 oranında refah payının büyümeyle birlikte emekçilere yansıtılması doğru olur. AK Parti döneminde bu refah payı Bağ-Kur emeklilerine ve asgari ücretliye yansıtılmamıştır.
EMEĞİN ÖRGÜTLENMESİNDEKİ ENGELLERİ KALDIRMALIYIZ
A.T.- AB'ye giriyoruz, AB'ye giden bir hükümet var ama AB'ye gidecek fasıllar içinde emeğin örgütlenme hakkını içeren fasılların, sendikal hakların ilerletilmesi kapsamında bu 7 yılda herhangi bir gelişme olmadı. Hatta geriye gidişler var, iş güvencesi kapsamında olan 10 işçi çalıştıran işyerlerinin 30 işçi sayısına çıkarılması gibi emeğin haklarında azalma var ama artma yok. AB'ye giderken sadece sermayeyi mi alacağız yoksa işçisi ve memuru ile çalışanların da AB'ye götürülmesi gerekmiyor mu?
M.Z.Ö.- Emek piyasasında geriye gidiş olduğu görüşüne tam olarak katılmıyorum. Çünkü dünyada da sendikalı işçilerde ciddi bir azalma var. Esnek çalışma modeline gidiş var. AB'ye 2023'te yani Cumhuriyet'in 100'üncü yılında girebileceğiz diye düşünüyorum. Türkiye her yıl yüzde 7 büyüse, o zaman bugünkü AB'nin ortalama milli gelirinin ancak yüzde 90'ına ulaşabiliriz. 2008'de düşük büyüme, 2009'daki ciddi ekonomik daralmanın görülmesi, işimizin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Olacaksa şüphesiz AB üyeliği imtiyazlı değil tam olmalıdır.
A.T.- Ülkemizin GSYİH'sine göre sosyal güvenlik açıklarının oranı yüzde 4-5 arasında değişiyor. Girmeye çalıştığımız AB ülkeleri ortalaması ise yüzde 14 civarında. Onlar, primsiz rejim denilen sosyal yardım ve sosyal hizmetlerde bizden çok ileriler. Mesela, ülkemizde bir çalışan işsiz kaldığında 6 ile 10 ay arasında çok düşük işsizlik ödeneği alır, sonrasında iş bulamazsa devlet yüzüne bakmaz. Hırsızlık, uğursuzluk ve fuhuş yapmaktan başka çaresi kalmayanların sayısı da giderek artıyor. Şu anda yüzde 4-5 oranındaki sosyal güvenlik açıklarına çok denilmesi yerine bu açıkların daha fazla artması ve zorda kalanlara devletin el uzatması gerekmiyor mu? Yoksullukla, fuhuşla, hırsızlık ve uğursuzlukla mücadele için sosyal yardım ve sosyal hizmetlere verilen paraların artırılması gerekmez mi?
M.Z.Ö.- Türkiye'de sosyal güvenlik gideri GSYH'nin % 11'i civarında, AB'de ise bu oran yüzde 30'lar seviyesindedir. Burada asıl sorun, bugüne kadar bizim eksik bıraktığımız sosyal devletin oluşturulmamasıdır. Mesela sosyal yardımlar AK Parti'den önce GSYH'nin binde 2'siydi. Bizim dönemimizde ciddi bir artış oldu, binde 7'ye çıktı. Buna rağmen bu rakamlar çok yetersiz. Emeklilik sigortasından açık veriyoruz ama sosyal devlet yoksul, biçarelere görevini yerine getiremiyor. Sosyal devlette, onun vatandaşı, ben yoksullaşırsam, çalışamaz hale gelirsem, biçare kalırsam beni komşuma muhtaç etmeyecek, belediyelerin kuralsız paketlerine mahkûm etmeyecek, genel bütçesinden yasa ile belirleyeceği bir hakkının olduğunu bilecek.
Evet dinimiz "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyor ve bize bunu yapmamızı istiyor. Ama sosyal devlet, vatandaşını, komşusunun merhametine bırakmayan devlettir. Vatandaşı, belediyenin insafına bırakamazsınız. Belediye verdiği gıda kolisini bana oy ver diye veriyor, siyaseten fakirliği, yoksulluğu, düşkünlüğü kullanıyor olabilir. Ancak sosyal devlet buna izin veremez. Komşusunun merhametine, belediyelerin insafına terk edilen toplum özgürleşemez, yardım edene bağlanır. Özgür iradesiyle oy kullanmaz; açlığını, verilen kolileri düşünerek oy kullanır.
Vatandaş "Benim genel bütçeden alabileceğim haklarım var. Yoksul, dul kaldığımda biçare kaldığımda yasal olarak bu haklarımı alacağım" dediği zaman özgür, demokratik toplum oluruz. O zaman siyaset sığlıktan kurtulur. Siyaset, bezirgânlardan kurtulur. Seviye kazanır. Sosyal devlet olacaksak ki olmalıyız, o zaman sosyal hizmetler ve sosyal yardımları olması gereken yere çıkarmamız gerekir.
A.T.- Türkiye sosyal devlet değil mi?
M.Z.Ö.- Sosyal güvenliğe yüzde 10 ayıran bir devletin, sosyal yardım ve sosyal hizmetlere yüzde 1 bile ayırmayan bir devletin sosyal devlet olması düşünülemez. Bunun için kısa zamanda sosyal yardımlar yasasını çıkarmalıyız.
YOKSULLUK ARTTI
A.T.- Sekiz yıllık dönemde yoksulluk ne hale geldi?
M.Z.Ö.- Göreli yoksulluk 2002'de % 14.7 idi. 2008 de 15.1'e çıktı. Yani göreli yoksulluk arttı. 2009'da ise rakamlar açıklanmadı ama içinden geçtiğimiz ekonomik krizi de öngörürsek yoksulluğun daha da arttığı söylenebilir. Ancak bu sadece Türkiye'ye özgü değil hemen hemen tüm dünyada gelir dağılımında ciddi farklar oluştu.
A.T.- Küresel sermaye ve küresel girişimci var ama emek küresel değil. Küresel olanlar da küresel olamayan emeği ülke ülke dolaşıp sömürüyorlar. Bizim ülkemizde de çalışanlarımız, sınırımızın dışına çıkamıyor, zira AB için bile dolaşım hakkını alamadı. Ancak, dolaşım hakkı olsa da dil bilmeyen, yeterli donanıma sahip olmayan işçilerimiz sınırın dışına çıkınca ne yapacağını bilemez, nereye gideceğini anlayamaz halde. Emeğin de küresel hale gelebilmesi, nitelik kazanabilmesi için özellikle işsizliğin had safhaya çıktığı bu dönemde İşsizlik Sigortası Fonu'nun devreye alınması lazım değil mi?
M.Z.Ö.- Şüphesiz bu kadar büyük bir kaynak istihdamın artışında kullanılabilir. Bu kaynağın rasyonel bir biçimde devreye alınması ve emek kesimine nitelik kazandırılması şart.