Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Üretimin dört ortağı var: 1- Doğa, 2- Sermaye, 3- Emek, 4- Girişimci. Bu dördü bir araya gelir ve satılabilir mal veya hizmet üretir. Sonra bu dördü ortaya çıkanı paylaşır. Doğanın payına rant/kira, sermayenin eline faiz, emeğin eline ücret/maaş, bu üçünü bir araya getiren girişimcinin eline de kâr geçer. Bunlardan emek hariç hepsi küresel

        Emek, sermaye, doğa ve girişimci içinde üçü de tam küreselleşti ve tüm dünyayı dolaşabiliyor. Üretimde kullanılan hammadde olarak da niteleyebileceğimiz doğanın ürünleri bir yerden bir yere taşınabiliyor. Sermaye ise ülke ülke dolaşıp, nerede daha çok faiz alıyorsa oraya gidiyor. Girişimci de hangi ülkede kârını maksimize edecekse oraya yöneliyor. Bunlardan sınırı aşması engellenen veya engellenmese bile sınırları aşması zor olan tek faktör emek.

        Özellikle bizim ülkemiz için konuşursak, emeğimiz küresel değil. Bırakın küresel olmayı, girmeye çalıştığımız AB'ye sermaye gönderebiliriz, hammadde (doğa ürünü) gönderebiliriz, girişimci gönderebiliriz ama serbest dolaşım hakkı olmadığından emek gönderemeyiz.

        GÖNDEREMEDİĞİMİZ EMEĞİ SÖMÜRMELERİNİ İSTİYORUZ

        Gönderemediğimiz emeği sömürmesi için, "Bizde ucuz işgücü var, gelin sömürün" diye bas bas bağırıp küresel sermayeyi ülkemize çağırıyoruz. Ancak sermaye, müteşebbise AB'ye uyum yasaları çerçevesinde tüm hakları verirken, kendi emeğimizin sömürülmesini istediğimiz için işçilerimize AB düzeyinde haklarını bir türlü vermiyoruz. Emeğin örgütlenmesi için teşvik etmediğimiz gibi örgütsüz hale gelmeleri için elimizden geleni yapıyoruz. Hatta kamuda çalışanları, örgütsüz, iş güvencesiz uygulamalar için baskı yaparak 4/B ve 4/C'ye geçirmeye uğraşıyoruz.

        EMEĞİN NİTELİK KAZANMASI ŞART

        Buna mukabil, emeğimiz de niteliksiz. Bugün işçilerimiz, Kapıkule sınır kapısının dışına çıksalar ne yapacaklarını, nereye gideceklerini bilemez durumdalar. Dil bilmiyorlar, birçoğunun elinde niteliklerini gösteren belge yok. Üretim faktörleri içinde sömürülmeye en müsait olan emeğin sömürülmesinin önüne geçmek için mutlaka nitelik kazandıracak çabalar içinde olmalıyız.

        MİLLİ GELİRDEKİ PAYI DA ARTMALI

        Bir ülkede kayıtdışılığı bir kenara koyarsak, üretimin göstergesi milli gelirdir. Milli gelir denilen şey, bir yıl içinde ülkede üretilen mal ve hizmetlerin parasal değerini gösterir ki Başbakanımıza göre 2008 yılında milli gelirimiz 742 milyar dolar olmuş. Yani, işçi, memur, esnaf, çiftçi, sanayici 2008 yılı boyunca üretmiş (742 x 1.5) 1 trilyon 113 milyar liralık üretim yapmışız da bunun dağılımı nasıl olmuş?

        Memur ve işçiler (tarım dahil) milli gelirden toplam 200 milyar liralık bir pay almışlar. Yani milli gelirden sadece yüzde 17'sini emek alabilmiş.

        AB ülkelerinde ise bu oran yüzde 40 ile 50 arasında değişmektedir. Bu durumda ülkeyi yönetenlerin de gerek maliye gerek para politikalarında değişiklik yapıp emeğin payını artırmaları gerekmektedir.

        Bakınız dün bu sayfada AK Parti Ankara Milletvekili Mehmet Zekai Özcan ile yaptığımız röportajda, 2002-2007 döneminde ülke yüzde 42 büyüdüğü halde bu büyümeden memur, işçi ve emeklilere pay verilmediğini, dolayısıyla emekçi ve emeklilerin yüzde 42 oranında fakirleştiğini de gördük.

        'Ali Tezel'e Soralım' başlıyor

        Bloomberg HT'de her perşembe saat 22.00 ile 23.00 arasında Yasemin Arpa ile birlikte "Ali Tezel'e Soralım" programında sorunlara çözüm, sorulara cevap aranacaktır.

        Programa alitezel@bloomberght.com e-posta adresinden soru gönderebileceğiniz gibi 1021 numaraya SMS de yollayabilirsiniz. Ayrıca, canlı yayında 0212 2552871 ve 0212 2555874 telefonlarına soru ve sorunlarınızı kendiniz ifade edebilirsiniz.

        Programda her hafta gündeme dair bir konu ele alınacaktır. Ayrıca 60 dakika sürecek olan yayında gündeme damgasını vuracak olaylar tartışılacaktır.

        Sorulara ve sorunlara anında cevap bulunup "Ne yapmalı?" sorusu da hemen cevaplandırılacaktır.

        ÇUVALDIZ

        Profesör olarak bilinen Doçent'e

        Akşam Gazetesi yazarı Doçent Deniz Gökçe, beni ve Şükrü Kızılot'u ekonomiden anlamamakla suçlamış ve halkın bize neden bu kadar değer verdiğini de anlamayıp üzülmüş. Baştan belirteyim, ben ekonomi uzmanı değilim, hiç bu yönde bir iddiada da bulunmadım, bulunmam. Sosyal Güvenlik ve İş Hukuku uzmanıyım, buna Çalışma Hayatı Uzmanlığı da denebilir. Bütün bildiklerimi halka en basit şekilde anlatıp, onlara yol yordam gösteriyorum. Hatam var mı bilemiyorum ama hata etmişsem her zaman düzeltmeye hazırım. Benim halk tarafından sevilmem ve kendi konumumda en önde olmamdan neden rahatsız olduğunuzu da biliyorum.

        Deniz Gökçe'yi hemen herkes profesör olarak biliyor. Açın Google'a bakın, her kurum ve kuruluş Profesör Deniz Gökçe diyor, ama kendisi Bahçeşehir Üniversitesi'nde Doçent olarak ders verir. Kendisinin yanlış unvanla tanıtılmasından da hiç gocunmaz, rahatsız olmaz. Eğer bir şey sizi rahatsız edecekse bu durum etmeli, ben bu durumda insanlar beni yanlış tanıyor deyip utanırdım.

        Ben ekonomiden anlamıyorum da siz ekonomi doçenti olarak anlıyor musunuz? Anlıyorsanız ülkenin defalarca içine girdiği hangi krizi bildiniz, hangi önerilerde bulundunuz? 1994, 2001 ve 2008 krizlerinden önce yazılarınıza göre (bütün hükümetler zamanında hiç değişmemiş) her şey güllük gülistanlık, ekonomi harika gidiyor diyorsunuz.

        Hatta NTV'de çıktığınız programları izleyen vatandaşlar, 2001 yılındaki krizden hemen önceki yayınınızda, "Dolarları satın, dolar bundan sonra çıkmaz" dediğiniz için epey zarar ettiler, çünkü siz konuşurken 1500 lira olan dolar ertesi günlerde 2300 lira oldu. Ekonomiyi bilmeyerek bunu söylemişseniz buna inanırım, ama yok bilerek söylemişseniz halkın gözünün içine hem de NTV'den bakarak yanlış bilgi verip onları zarara uğrattınız.

        Yazılarınızı bir kez daha gözden geçirin, halka yol yordam gösterici hiç yazınız yok. Ama onların daha az ücret alması, daha az emekli aylığı alması gerektiği yönünden epey yazınız var. İşte bu fark sebebiyle halka beni seviyor, o nedenle şimdi HABERTÜRK'teyim ve BLOOMBERG HT'deyim.

        Şükrü Kızılot'a attığınız pisliğe gelince, aslında kendisini savunmak gibi bir niyetim yok, buna ihtiyacı da yok ama Şükrü Hoca, yazısında Cumhuriyet tarihinin en büyük bütçe açığı demiş ki bu doğru, siz ise dünyadan örnek verip komik duruma düşmüşsünüz. Öte yandan, hatırlar mısınız bilmem 05.04.2007 günü Kültür Üniversitesi'nin 10'uncu yılı dolayısıyla, "2006 yılı ekonomik sonuçları, 2007'den beklentiler" başlıklı bir panel vardı. Panele, siz, Şükrü Kızılot, Ege Cansen, Gazi Erçel konuşmacı olarak katılmışlar. Siz konuştuktan sonra sıra Şükrü Kızılot'a gelmiş ve Kızılot, "Benden önce konuşan Deniz Gökçe'nin söylediklerinin yarısı yalandır. Siz bana da ona da inanmayın, şimdi size vereceğim mevzuat hükümlerini bulun ve o hükümleri okuyunca doğrunun ne olduğunu göreceksiniz" demişti de gıkınız çıkmamıştı. Bu sebeple mi kuyruk acınız var?

        Diğer Yazılar