Türkiye, İran ve samimiyet
TÜRKİYE, İran’ın nükleer program çalışmalarında bomba üretmemesine yönelik uzun zamandır arabuluculuğa soyunmuş bulunuyor. Şu günlerde Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi’nin diğer geçici üyelerinden Brezilya’yla ele ele verip İran’ı elindeki uranyumu, Batı’dan sağlanacak zenginleştirilmiş ama bomba üretmeye müsait olmayan
uranyum ile takas etmesini öngören bir anlaşma için çabalıyor. Ancak şu ana kadar herhangi bir somut netice elde edilebilmiş değil. Tam tersine, İran başta ABD olmak üzere uluslararası topluluğa meydan okumaya devam ediyor.
İran’a ek yaptırımlar uygulamak üzere Birleşmiş Milletler’i harekete geçirmeye çalışan ABD’nin, Türkiye’nin tutumundan hoşnut olmadığı biliniyor. Ama askeri tedbirler dahil olmak üzere İran’a karşı uygulanacak yaptırımların en fazla bomba üretmesini geciktireceği ama engelleyemeyeceği de herkesçe biliniyor. ABD’nin Türkiye’ye öyle fazla kafa tutacak hali de yok. Zira iş işten geçmiş gibi sanki.
Türkiye’nin çabalarının kınanacak yanı yok. Aksine diplomasi sonuna kadar zorlanmalı. Ancak Türkiye’nin İran üzerinde ne kadar nüfuzu var? Ve İran, Türkiye’ye karşı ne kadar samimi? Esas sorulması gereken sorular bunlar. Bunu ölçmenin bir yolu var aslında. Türkiye, Batı’yı karşısına alma pahasına dahi olsa halen barışçıl çözüm için uğraşıyorsa, o halde Tahran’ın da artık Ankara’nın elini güçlendirecek birtakım kozlar vermesi gerekiyor. Madem dost, dostluğunu göstersin.Neredeyse bir yıldır üç Amerikalı genç, İranlı muhaliflerin de bulunduğu Tahran’daki Evin Hapishanesi’nde “casusluk” suçlamasıyla tutuklu bulunuyor. Shane Bauer, Joshua Fattal ve Sarah Shourd, Irak’ın Kürdistan bölgesinde turistik gezi yaparken yanlışlıkla İran tarafına geçince olanlar olmuş. “Irak Kürdistanı’nda turizm mi olur” diyeceksiniz. Oraları gezen biri olarak cevabım, “Doğaya meraklıysan, evet”. Zira İranlı yönetmen Behmen Gobadi’nin filmlerinde sık sık görülen o haşmetli dağlar, deli ırmaklar sahiden büyüleyici. Tabii Amerikalıların, yanlarına rehber almadan oralarda dolaşmaları gerçekten ahmaklık. Çünkü sınır belli değil. Ancak casus olsalar, üçü birlikte öyle gezinirler miydi?
Fotoğraflarına baktım, dizilerde görmeye alışık olduğumuz taze yüzlü, toy, tipik birer Amerikalı. Anneleri perişan. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a, oğullarının salıverilmeleri için mektup yazıp duruyorlar. Başta Dışişleri Bakanı Hillary Clinton olmak üzere Amerikan hükümet yetkilileri de defalarca gençlerin masum olduğunu açıkladı. İran ise suçlu olduklarına dair herhangi bir delil sunmadı.
Ahmedinejad, pazartesi Birleşmiş Milletler’in nükleer silahsızlanmayla ilgili bir konferansına katılmak üzere New York’a hareket edecek. Gitmeden o gençleri Tahran’daki Türkiye Büyükelçiliği’ne teslim etse hava acayip yumuşamaz mı? Böylelikle Türkiye’nin de pozisyonu daha savunulabilir kılınmaz mı? Yoksa bende o gençler gibi ahmak ve toy muyum?
Canan Arıtman'a tebrikler
İTİRAF etmeliyim, son günlere kadar Canan Arıtman bende antipati uyandırıyordu. Hele Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü sözde aşağılamak için Ermeni kökenli olduğunu ima etmesi gerçekten korkunçtu. Gül'ün de soyunun "Türk" olduğunu ispatlama çabaları ayrı bir hayal kırıklığı. Neyse ki Arıtman hepimizi şaşırtacak bir sevaba imza attı. Daha önce hiç duymadığım "moya moya" hastalığına kapılan Ermenistan vatandaşı Arthur Manukyan adına, burada tedavi görebilmesi için Başbakan Erdoğan'dan oturma izni istemiş. Erdoğan bu talebe olumlu bakmış. İkisini de alkışlıyorum.
Laf köklerden açılmışken: Beni kınarken ne kadar da berbat ve değersiz bir yazar olduğumu anlatabilmek için sık sık Ermeni, Amerikalı, İranlı ve daha neler neler olduğum bazılarınca iddia ediliyor. Hepsi de olabilirdim. Hepsi de şahane. Mühim olan insan olmak. Ve bazen "demokrasimiz" gibi Türkiye'ye ait olduğumu ifade eden ibareler kullandığımda aynı şahıslar iyice çıldırıyor. Çok merak ediyorlarsa benim annem Türk, rahmetli babam ise Bangladeşliydi. Ben oy kullanan, vergi ödeyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Etnik milliyetçilikten nefret ediyorum. Nokta.
azaman@htgazete.com.tr