Gay'ler, namus ve Ahmet Yıldız
Bir iki ay önce ismi lazım olmayan AKP’li bir il başkanıyla sohbet ediyorduk. Konu gay’lerden açıldı. Ben açtım. Siyasilerin gay’lere yönelik şiddeti özendirecek söylemlerden uzak durmaları gerektiğinden bahsediyordum. İl başkanı uzaydan gelmişim gibi baktı suratıma ve “Biz Müslüman bir toplumuz hanımefendi. Gay’lerin bu memlekette ne işleri var? İsterlerse ölsünler. Bize ne” dedi. Dondum kaldım.
Gelecek pazar günü, yani 18 Temmuz Ahmet Yıldız’ın ölüm yıldönümü.
Hatırlamayanlar için kısaca özetleyelim: Yıldız iki yıl önce dondurma almaya giderken güpegündüz babası tarafından öldürülen gay bir Kürt genciydi. Olay Türkiye’nin “İlk gay namus cinayeti” olarak geçmişti Batı basınında. Oysa kim bilir Ahmet’in akıbetine uğrayan nice gay vardır ülkemizde. Beyoğlu’nda bir iki tur atıp, birkaç LBGTT (Lezbiyen Biseksüel Gay Transseksüel Travesti) yürüyüşüne şahit olup “Ah Türkiye’de eşcinseller ne kadar da özgürmüş” hissine kapılmayın sakın. Evet, birçok Müslüman ülkesine kıyasla daha ilerideyiz. Hani İran’da olduğu gibi meydanlarda taşlayıp asmıyoruz onları. Ancak AKP’li il başkanımız gibileri sayesinde LBGTT cinayetleri toplum gözünde meşru sayılmaya devam ediyor, hatta özendiriliyor diyebiliriz. Polislerin, travestilere yaşattıkları sistematik zulüm ve bunun karşısında devletin ve toplumun suskunluğu her şeyi özetliyor sanırım.
Neyse ki herkes susmuyor. Ekimin son haftalarında Ahmet Yıldız trajedisinden uyarlanan bir filmin çekimlerine başlanacak. Adı “Zenne” olacak. Filmin senarist/yazar ve yönetmenleri Caner Alper ve NTV’den de tanıdığımız Mehmet Binay. İkili daha önce Toroslar da gizli Ermenileri konu alan “Anadolu’dan Fısıltılar” isimli son derece etkileyici bir belgesele imza atmıştı.
Alper ve Binay “Zenne” filmini başlangıçta zenneler hakkında bir belgesel olarak tasarlamışlar.
Ancak yakından tanıdıkları Ahmet Yıldız’ın ölümüyle birlikte senaryo onun da hayatını anlatan uzun metrajlı sinema filmi haline dönüşmüş. Ve sözü uluslararası bir kadroyla “Zenne”nin çekimlerini yönetecek olan Alper’e bırakıyorum:
“Ahmet, birçok açıdan çarpıcı ve etkileyici bir gençti. Zeki, çalışkan ve etrafındakileri etkileyebilen biriydi. Tutucu aile yapısına rağmen son derece açık görüşlü, öğrenmeye açık ve kendisini sürekli geliştiren biriydi. Ahmet’i son 2.5 yılında yakından tanımıştık ve hikâyesini de tüm ayrıntılarıyla ölümüne kadar izledik.
Bu filmi yapma nedenimiz, sadece Ahmet’in hikâyesi değil; dünyada Doğu- Batı çatışması olarak adlandırılan bir kültür anlaşmazlığı var. Ancak bu sadece Avrupa ile Asya, Amerika’yla Ortadoğu arasında değil, aynı zamanda Türkiye gibi iki araya sıkışmış ülkelerin kendi içinde de mevcut. Doğu ile Batı arasında seyahat eden gazeteci ve film yapımcıları olarak bu Doğu-Batı meselesi bizim de hem kişisel hem de profesyonel ilgi alanımız içinde. Ahmet Yıldız’ın hikâyesinden esinlendiğimiz filmimizdeki Ahmet karakteriyle Batılı ve liberal bir aileden gelen ZENNE Can karakteri arasında Doğu-Batı meselesini anlatmaya çalıştık. Aynı zamanda Kanadalı fotoğrafçı Danny de yine Batı’dan gelen biri olarak Türkiye içindeki bu ayrıma ve kısmi çatışmaya tanık oluyor ve filmde kendi alışılmış ‘Batılı’ görüşünü ve önyargılarını değiştirmeye çalışıyor.
Türkiye’de İstanbul’da gay olmak ile Urfa’da gay olmak arasında dağlar kadar fark var. Ama bunu sadece Doğu- Batı ekseninde değil bireysel farklılıklarda da incelemek gerekir. Yani her Doğulu mutlaka gay olan veya kimlik olarak farklı olan çocuğunu dışlıyor diye bir kural yok. Bu tür bir klişe saptamadan kaçınmak gerekir. Batılı bir aile de çocuğunu gay olduğu için dışlayabilir ama bu Doğu’da tıpkı diğer kız çocuklarının töre cinayetlerinde olduğu gibi çoğu zaman ölümle sonuçlanıyor.
Türkiye, LBGTT hakları açısından, birçok medeni konuda olduğu gibi Avrupa Birliği yasalarına uyumlu hale gelmek zorunda. Bu konudaki kaçınılmaz değişim, diğer azınlık haklarından da farklı değil. Hepsini birlikte görmek gerekiyor. Türkiye, diğer bölge ve Ortadoğu ülkelerinden farklı olarak hoşgörünün tarihsel gelişimine işlediği Sufi bir gelenekten geliyor. Mevlânâ, ‘Ne olursan ol, gel!’ diyor. Tarihimizde ve geleneklerimizde olan hoşgörü anlayışını unutmamalı, LBGTT haklarını da bu çerçevede algılamalıyız.”