Ateşkes
Nihayet "koster sorunu" aşıldı ve Apo'nun avukatları, 13 Ağustos günü İmralı'ya gidip müvekkillerinin eylemsizlik müjdesiyle geri döndüler. 13 Ağustos ile 20 Eylül arasında PKK "meşru savunma pozisyonları" dışında silahları konuşturmayacak. Başka bir ifadeyle, TSK kendilerine karşı operasyon düzenlemedikçe PKK herhangi bir saldırı düzenlemeyecek.
Bu hayırlı gelişmenin akabinde pek çok soru gündeme geldi. Ateşkes, Öcalan'ın örgüt üzerindeki mutlak hâkimiyeti sürdürdüğüne mi işaret ediyor? Veya Kürt kitleleri açısından Öcalan, geçmiş "en büyük halk önderi" sıfatını koruduğundan öte, örgüt Apo'nun sözü geçiyormuş gibi mi yapmak zorunda kalıyor? Bir de Apo'nun sözüne güven olur mu? (Ki bu soruyu ben de geçmişte gündeme getirmiş ve Kürt okurlarımdan hayli tepki görmüştüm.) Bu ve benzer sorular şu an için fazla önemli değil. Önemli olan, bu sürecin nasıl değerlendirildiği, ateşkesin kalıcı barışa dönüştürülüp dönüştürülemediği. Burada hükümete ve muhalefete olduğu kadar orduya, iş dünyasına, medyaya ve Kürt siyasetçilere de iş düşüyor. Ama en fazla iş hükümete düşüyor.
Örgütün dört temel talebi var:
1) Devlet, askeri operasyonları durdursun.
2) Cezaevinde bulunan 1700 civarındaki Kürt siyasetçisi ve barış grubu üyeleri salıverilsin.
3) Abdullah Öcalan "barış sürecine" aktif olarak katılsın.
4) Yüzde 10 seçim barajı düşürülsün Sonuncusundan başlayalım. Aynı talebi
CHP'nin yeni lideri Kemal Kılıçdaroğlu, bu gazetenin sütunlarında dahil olmak üzere defalarca dillendirdi. TÜSİAD ve Avrupa Birliği de benzer görüşler beyan etti. Dolayısıyla "PKK'-nın dayatmalarına boyun eğmeyiz" türünden bahanelerle barajı indirmemek hiç de inandırıcı değil. AK Parti yetkililerine barajı her sorduğumuzda "istikrar" sözcüğüne sığınıveriyorlar. "Baraj inerse koalisyon dönemleri yeniden başlar, memleket kilitlenir" vesaire...
Doğrudur. AK Parti tek başına iktidarda olduğu için birçok cesur adım atabildi. Bunların başında yetersiz de olsa askeri vesayete karşı yürüttüğü mücadeleyi sayabiliriz. Ancak Kürt sorunu gibi ülkeyi kutuplaştıran bir meseleyi tek başına halledemediğini de hep birlikte seyrettik. Muhalefetle işbirliği şart.
Baraj yüzünden BDP çizgisindeki Kürtler ancak Güneydoğu'dan bağımsız aday olarak seçim kazanabiliyor. Oysa baraj düşse, Batı illerinde de koltuk sahibi olabilirler. Bu da "bölünmenin" en iyi panzehiri olmaz mı?
PKK'nın diğer taleplerine gelince... "Öcalan'ı aktif halde sürece dahil etmek"ten anlayacağımız tek bir şey var: "Onunla müzakere edilsin." Zaten bu bir şekilde yapılmıyor mu? Eski MİT Müsteşarı Emre Taner başta olmak üzere devletin Öcalan ile silahları susturmak üzere "konuştuğunu" sağır sultan bile duydu. Ne var ki Reşadiye örneğinde görüldüğü gibi "derin güçler" devreye girerek her seferinde süreci baltaladı. Bu tür sabotajların önüne geçmenin en sağlam yolu, daha fazla demokrasi: Barajı indirmek gibi net bir adımla ortaya çıkarsanız şiddete sarılanları kendi kitleleri karşısında bahanesiz kılarsınız.
Bir de özel yetkili ağır ceza mahkemeleri meselesi var. Kılıçdaroğlu'nun "DGM'lerden den farkları yok, derhal lağvedilsin" dediği mahkemeler. Suç tanımları belirsiz olan birçok dava bu mahkemelerin görev alanına giriyor. Örneğin, iki kişi bir araya gelince "çete kurmaktan" ötürü yargılanabiliyor. Diyarbakırlı Avukat Sezgin Tanrıkulu'nun belirttiği gibi, sadece Kürt siyasetçileri değil birçok Ergenekon sanığı da bu mahkemelerin marifetiyle içeride bulunuyor. AK Parti istese bu mahkemeleri ortadan kaldırabilir. Böylece Türk olsun Kürt olsun fasulyeden nedenlerle içeride bulunan birçok kişi özgürlüğüne kavuşur.
"Askerler operasyonları durdursun" en zoru olsa gerek. Ama TSK barışa fırsat tanımak için meşru müdafaa halleri dışında resmen olmasa da operasyonlara fiili olarak ara verebilir. Yeter ki örgüt geçmişte olduğu gibi askerlerimizi mayınlarla havaya uçurmasın, arkalarından vurmasın.