Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        GEÇEN hafta salı günü İlker Başbuğ’a ilişkin izlenimlerimi köşemde aktarmaya başlamıştım. Araya Pakistan’daki sel felaketi girdi. Ancak şimdi devam edebiliyorum. “Artık emekli oldu, ne fark eder, Başbuğ’dan bize ne” diyebilirsiniz. Aynı kanaatte değilim. Çünkü Başbuğ, Türkiye’de sivilleşme sürecinin en çalkantılı döneminde görev aldı. Onun tutumu belirleyici olmamakla birlikte son derece önemliydi. İlk yazımda görüştüğüm birçok kişinin, yabancı olsun, Türk olsun, Başbuğ’un darbe kumpaslarına mesafeli durduğunu söylediler.

        Bunun birçok ipucu var. Örneğin, AK Parti’nin ilk iktidar döneminde (2002-2007) bazı ihtilal senaryolarının (Sarıkız, Ayışığı vb.) ifşa edildiği emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in hatıra defterlerinde Hilmi Özkök’ün yanı sıra Başbuğ’un da bu planlara mesafeli durmasından sert bir dille şikâyet ediliyor. Geçtiğimiz günlerde Hürriyet Gazetesi, Balyoz iddianamesinde yer alan önemli bir belgeyi yayınladı. Bu belgeye göre dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı olan İlker Başbuğ, “camilerin bombalanması ve uçaklarımızın düşürülmesinin” öngörüldüğü iddia edilen “iç tehdit”e yönelik senaryoların ertelenmesini emretmişti. Ama anlaşılan itaat edilmemişti.

        Birkaç gün önce “irticacı” olduğu gerekçesiyle Hava Kuvvetleri’nden zorla istifa ettirilen bir binbaşıyla görüştüm. “Sizce Başbuğ darbe planlarını destekliyor muydu?” diye sordum. “Haberi bile olmamıştır” yanıtını verdi.

        ‘LEOPAR, BENEKLERİNİ DEĞİŞTİREMEZ’

        İngilizce’de böyle bir deyim vardır. Yani insanlar ve hayvanlar ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar tabiatlarına aykırı davranamazlar. Başbuğ müthiş bir demokrat mıydı? Tabii ki hayır. Albay Dursun Çiçek’in ıslak imzalı ihanet belgesine “kâğıt parçası” dedi. Poyrazköy’de bulunan lav silahına “boru” dedi. Veda konuşmasında medyaya çattı. Başbuğ’un klasik Türk asker tipinde olduğunu anlatan birçok örnek var. Ergenlik çağından beri o sistemin içinde yoğrulan birinin farklı hareket etmesi zaten beklenemezdi.

        Diyeceksiniz ki Hilmi Özkok farklıydı. Ama Hilmi Özkök döneminde TSK’daki çürük yumurtaları sürekli afişe eden bir Taraf Gazetesi yoktu. Kritik görevlerde bulunan bir emekli kurmay albayın bana dediği gibi, Başbuğ “elinde pimi çekilmiş el bombasıyla geçirdi Genelkurmay Başkanlığı’nı”. Bir yanda hükümet ve kamuoyu, diğer yanda “genç subaylar” ve yargılanan silah arkadaşları. Başbuğ dengeleri tutmaya çalışırken elbette ara ara çuvalladı. Ama Başbakan’ın en yakın danışmanlarından birinin ifadesiyle, “Başbuğ çok yapıcı davrandı, farklı biri olsaydı bu süreç bu kadar kolay atlatılmazdı”. Başbuğ, Kürt sorununun salt askeri tedbirlerle çözülemeyeceğini söyleyen ilk komutanlardandı. Onun döneminde Iraklı Kürtlerle barışıldı, EMASYA Protokolü lağvedildi, başörtülü kadınlar TSK’nın afişlerinde yer aldı, irtica sözcüğü emekli edildi.

        Başbuğ’la görüşmemde net olarak şunu hissettim: Başbuğ ordusunun imajının bu denli darbe almasından çok rahatsızdı. Ve o yüzden benimle ve birçok meslektaşımla görüştü. Bizlere akıl danıştı. Başbuğ’a naçizane önerilerimden biri, TSK’nın çağdışı dilini terk etmesi oldu. “Dış güçler, karanlık eller, Türk kanı” gibi laflar yerine daha modern bir söylem benimsenmesini telkin ettim. Boş bulunup “Biraz cool olun” dedim. O da onaylarcasına başını salladı.

        Bazı arkadaşlarım, benim Stockholm sendromuna yakalandığımı söylüyorlar. Hani rehin alınan birinin kendisini rehin alanlara karşı şefkat duyduğu ruh hali. Nedeni, İlker Başbuğ’u sevmiş olmam. Onun temelde düzgün biri olduğunu hissediyorum. Bana biraz çocuk muamelesi çekmedi değil. Ayrılırken “Kötü şeyler yazma” mealinde bir şeyler dedi. (İlk yazımda belirttiğim gibi The Economist Dergisi’ne TSK’yı irdeleyen bir yazı hazırlıyordum.) Ben de, “Kusura bakmayın, geçmişte işlenen günahlara değinmeden sağlıklı bir analiz yapamam. Özellikle 12 Eylül korkunçtu” dedim. Şöyle bir durdu, “Özür mü dilemeliyiz yani?” diye sordu. Meydan okurcasına değil, tereddüt ederek yöneltti bu soruyu. Ben de “Evet efendim” dedim. Artık emeklilik günlerini yaşayan İlker Başbuğ, sanırım bu soruyu daha çok soracaktır kendisine. Zira Başbuğ düşünen bir insan. Ve umarım zamanla doğru cevaba ulaşır.

        Diğer Yazılar