Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Londra

        CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül, bu gece Kraliçe Elizabeth'in elinden Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü olarak da bilinen "Chatham House"un Yılın Devlet Adamı ödülünü alacak. Tavanı Rubens'in freskleriyle süslenmiş Banqueting Hall'da yapılacak törende Gül'ün sadece Türkiye'nin dış politikasına değil uluslararası düzeyde barışa katkılarından ötürü bu ödüle layık görüldüğü anlatılacak.

        Geçtiğimiz hafta bu sütunda Gül'ün Türkiye'nin nasıl önünü açtığına değinmiştik. Aynı görüşler Batı'dada hâkim. Gül'ün uluslararası imajı, Dışişleri Bakanlığı'nı yürüttüğü günlerden beri son derece olumlu. Sağduyulu, uzlaşıcı ve reformcu kimliğiyle büyük takdir toplamış bir devlet adamı. Ne var ki Irak ve AB ile ilişkiler düzeyinde öncü rol almasına karşın Gül'ün "futbol diplomasisi" olarak tabir edilen Ermenistan açılımı, en anlamlı ve cesur icraatı olarak belleklere kazınmış durumda. İngiliz diplomatik kaynaklara göre Gül'ün Chatham House ödülüne layık görülmesi, ilk başta Ermenistan ile diplomatik ilişkiler ve ortak sınırlarımızı açmaya yönelik çabalarından kaynaklanıyor.

        İşte tam bu noktada bir burukluk yayılıyor içimize; zira her ne kadar Cumhurbaşkanı "Protokoller ne öldü ne de dondu" dese de fiili durum bu. Oysa Azerbaycan'ın baskılarına boyun eğerek yeniden "Karabağ çözülmeden Ermenistan ile ilişkiler ilerleyemez" noktasına dönmeseydik, bu gece belki Chatham House'ta Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan da Kralice Elizabeth'ten ödül alıyor olacaktı. Londra Büyükelçimiz Ünal Çeviköz, Ermenistan ile yürütülen gizli müzakerelerin başaktörleri arasındaydı. İlginç bir tesadüf eseri olarak Ermenistan adına müzakereleri yürüten eski Dışişleri Bakanı Yardımcısı Arman Ki-rakosyan da şu an Londra'da kendi ülkesini temsil ediyor. Acaba Çeviköz ile Kirakosyan zaman zaman Ermenistan'ın meşhur Nairi konyağını yudumlayarak dertleşiyorlar mı diye merak ediyorum.

        Pazar gecesi bir grup gazeteciyle sohbet için bir araya gelen Cumhurbaşkanı Gül, yine ilginç açıklamalarda bulundu. Türk-İngiliz ilişkilerinin önemine değinirken, "Amerika'dan sonra İngiltere en yakın müttefikimiz" dedi. Tıpkı Obama gibi İngiltere'nin yeni başbakanı David Cameron'un da ilk dış gezisini Türkiye'ye yaptığını hatırlattı.

        "Anglosaksonlara yakın hissediyorum" diyen Gül, Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru'yla Londra'da geçirdiği öğrencilik günlerini hatırlatırken Birleşik Krallık'ın yine Amerika gibi 11 Eylül'ün estirdiği tüm olumsuzluklara rağmen çokkültürlülüğe sahip, farklı kimlik ve dinlere en açık olan ülke olduğunu kaydetti. Türkiye'nin resmi düzeyde herhangi bir Batılı müttefikinden "eksen kayması" ile ilgili ne bir uyarı ne de sitemle karşılaştığını vurgulayan Gül, yine de görüştüğü İngiliz basın kuruluşlarında, "Türkiye, Batı'ya sırtını mı çeviriyor?" sorularına maruz kaldı.

        Sanırım bu sorunun en iyi cevabı, önümüzdeki günlerde Lizbon'da toplanacak NATO liderleri zirvesinde verilecektir. Zira tüm spekülasyonların aksine Türkiye artık NATO bünyesinde tasarlanan Füze Kalkanı Projesini onaylayacak. Türkiye, İran'ın düşman olarak zikredilmesini engellemeyi başardı. Füze kalkanının Türkiye'nin tümünü kapsayacak biçimde yeniden tasarlanmasını sağladı. Projenin radar ayağının Türkiye'ye konuşlandırılması konusu ise Türkiye ile Amerika arasında yürütülen teknik görüşmelerden sonra neticeye bağlanacak. Bu arada projeye Amerika'nın yeni bir oyunu diye karşı çıkanlar, esas İncirlik'te varlığı açık sır haline gelen nükleer başlıkları gündeme getirsinler. Gül'ün dediği gibi, Türkiye, Batı savunma sisteminin ayrılmaz ve en önemli partnerlerden biri. Soğuk savaşın akabinde NATO'nun yeni stratejik konsepti dizayn edilirken elbette ittifakın ikinci en büyük ordusuna sahip Türkiye söz sahibi olacak ve oluyor da.

        Türkiye, füze kalkanına yeşil ışık yakmaya hazırlanırken İran ın, nükleer programına ilişkin müzakereleri BM'nin beş daimi üyesi ve Almanya'nın öncülüğünde Türkiye'de yapılmak üzere yeniden başlatmak istemesi hiç de şaşırtıcı değil. Türkiye'nin, Batı'yla ilişkileri güçlü (Onların her dediğine "Evet" demek anlamında kastetmiyorum) olduğu nispette İran ve diğer bölge ülkeleri üzerinde etkin olacağı aşikâr. Son gelişmeler bunun en açık teyidi.

        Diğer Yazılar