Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ÇOĞUNLUĞU BDP üyesi olan toplam 153 sanığın yargılanmasına dün Diyarbakır'da devam edildi. Toplumda "KCK davası" olarak bilinen davada bir tek tutuklunun tahliyesi çıkmadı. Aralarında aktif görevdeyken halkın oylarıyla seçilmiş 12 belediye başkanı da var.

        Sanıkların Kürtçe ifade verme taleplerini reddeden hâkim yüzünden zaten tıkanan dava, bölgedeki barış ümitlerini git gide söndürüyor. Bölgenin en saygın ve tarafsız avukatlarından Tahir Elçi, "En az on on beş kişinin tahliyesine karar verilseydi Kürtlerde adaletin tecelli ettiği duygusu biraz olsun yerleşirdi, ama olmadı" diyor.

        Oysa KCK operasyonunun AK Parti'nin Kürt açılımına en büyük darbeyi vurduğu, birçok AK Partili milletvekili tarafından da teyit ediliyor. Sanıkların bazıları sırf "Şırnak'ta santral yapılmasın, Hasankeyf kurtulsun" dedikleri için içeride. Bu insanların en azından tutuksuz yargılanmaları gerekirdi. "Bayram arifesinde yapılacak birkaç tahliye, ateşkesi seçimlere kadar uzatan PKK'daki barış yanlısı kadroları, şahinlere karşı güçlendirirdi, BDP'lilerin de işini kolaylaştırırdı. Bundan sonra ne olur bilmiyorum" diyen Elçi haklı sayılmaz mı?

        Abdullah Gül'ün The Economist ziyareti

        TAM bir derin "oh" çekerek "Şükürler olsun bunu da atlattık" diyordum ki korkunç haber geldi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, The Economist'in St. James's Street'teki merkez binasında asansörde mahsur kaldı. En az beş dakika. Her geçen dakika sanki bir saat. Türk heyet üyeleri gittikçe geriliyor ve gözlerini bana dikiyorlar, "Bir şeyler yap" dercesine.

        Elinde telsiz olan bir kadın teknik eleman, sanki bir şey yokmuş gibi öyle durup seyrediyor asansörü. Emin olmak için, "Cumhurbaşkanı içinde değil mi?" diye soruyorum. Ruhsuz bir şekilde "Evet" diyor. Paniklemeye başlıyorum. "Bir şeyler yapın ne olur" diyorum. Kadın bana ters ters bakıyor. Neyse ki sonunda asansör yeniden harekete geçiyor ve Gül güler yüzlü bir biçimde çıkıyor.

        Bu abukluk dışında Türkiye muhabirliğini yürüttüğüm The Economist Dergisi'nde yapılan sohbet toplantısı gayet iyi gidiyor. Klasik sorular soruluyor: Eksen kayması, İran ve İsrail ile ilişkiler, basın özgürlüğü, AB süreci vesaire. Verilen cevapların benzerleri, Cumhurbaşkanı'nın Londra gezisi boyunca çeşitli medya kuruluşlarında yer aldığı için burada tekrarlamaya gerek duymuyorum. Ancak The Economist'in Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Emma Duncan, sohbetin sonlarına doğru soruyu damardan patlatıverdi: "Yanı başında İran olan Türkiye'de, laik kesimin yaşam tarzlarına yönelik kaygılarının bir haklılık payı yok muydu?"

        Oda birden buz kesildi. Ardından Cumhurbaşkanı hafif sinirli biçimde bu kaygıların yersiz olduğunu anlattı ve "AK Parti iktidara geldiğinden beri herhangi bir kadının başı zorla örttürüldü mü" diye sordu. Baktım Emma pek ikna olmuş gözükmüyor, bu sefer ben topa girdim. Bu kaygılar rasyonel olsun olmasın, hükümet bu kaygıları gidermek için daha fazla çaba sarf edemez miydi? Bu kez Gül, Türkiye'deki özel TV kanalları, beş yıldızlı oteller ve bar tipi eğlence yerlerindeki patlamayı anlattı. "Bizde binbir çeşit dergi var Londra'da, New York'ta ne varsa bizde de var" dedi. Ancak hükümetin, laik kesimin korkularını giderme adına daha net mesajlar vermesi gerektiği şeklinde herhangi bir yorum yapmaktan kaçındı.

        Ne var ki biz tam bu konuşmayı yaparken eşi Hayrünnisa Hanım tam da laik kesimi ferahlatacak açıklamalarda bulunuyordu: "İlkokul öğrencisinin kendi isteğiyle başörtüsü takması söz konusu olamaz. Bu konuda karar verecek yaşa geldiğinde kararını verir." Kendisine, son derece çirkin bulduğum "beyazlaşma çabalarında zenci" yakıştırmalarında bulunanlara "El insaf" diyorum. Protokole başörtüsünü sokma cesaretini kim buldu? Askerler istedikleri kadar Çankaya resepsiyonlarını boykot etsinler. Sadece kendi prestijlerini zedelerler. Üniversiteye başörtüsüyle kabul edilmedi diye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne Türkiye'yi kim dava etti? Tamam davayı geri çekti ama mecburdu, zira kocası Dışişleri Bakanı olmuştu. Anlaşılan başörtüsü konusunda ne İsa'ya ne Musa'ya yâr olunabiliniyor.

        Nagehan'ı rahat bırakalım

        SON günlerde Akşam Gazetesi yazarı Nagehan Alçı’ya yüklenilip duruluyor. Yaşanan polemiklere girmeyeceğim; çünkü medya içerisindeki kişisel kavgalardan hoşlanmıyorum. Ancak şunu hatırlatmak isterim: Geçtiğimiz günlerde Nagehan köşesinde, babasının kansere yakalandığını son derece dokunaklı bir dille anlattı. Babasına ne kadar yakın olduğunu biliyorum ve ne kadar zor günler geçirdiğini tahmin edebiliyorum. Acil şifalar diliyorum. Ve Sevgili Nagehan’a kocaman bir geçmiş olsun diyorum.

        Diğer Yazılar