Füze kalkanı Talabani vesaire...
TÜRKİYE, NATO zirvesinde üzerinde anlaşma sağlanan balistik füze savunma sistemini engellemeyerek çok doğru bir iş yaptı.
NATO'nun en önemli üyelerinden biri olarak başta ABD olmak üzere tüm diğer üyelere kafa tutup "Hayır efendim, biz tehdit mehdit saymıyoruz İran'ı" diyerek bu projeyi veto etmeye kalksaydı artık NATO üyeliğinin de bir anlamı kalmazdı herhalde. ABD ile ilişkilere gelince; bir mart tezkeresi sürecinin yarattığı çatlağı tamir edilmeyecek biçimde derinleştirirdi. "Sistem, Çek Cumhuriyeti ve Polonya'ya konuşlanacak iken bu ülkelerin itirazları sonucu vazgeçildi" diyenler de yanılıyorlar. Özellikle Çek Cumhuriyeti, en azından hükümet düzeyinde projeye fiilen dahil edilmemesinden ötürü feci bozulmuş vaziyette.
"Amerikalılar bizi takmıyor, Rusya'nın bize tehdit arz etmesini yok sayıyor" görüşü hâkim. Zaten Obama'nın iktidara gelmesiyle birlikte tam da Çeklerin dediği gibi, Rusya'yı tehdit görmekten ziyade Batı savunma sisteminin içine bir şekilde dahil etmek gayreti var. Halihazırda Afganistan'a malzeme ve asker taşıyan ABD uçaklarına hava sahasını açan Rusya, öngörülen işbirliğinin kapasını aralamış vaziyette.
Başbakan Erdoğan'ın belirttiği gibi, NATO zirvesinde Türkiye'nin istedikleri oldu. Savunma sistemi Türkiye'nin doğusunu da kapsıyor, ilk haliyle kapsamıyordu ve Türkiye buna haklı olarak itiraz ediyordu. Ancak tabii bu itirazı da şu soruyu doğuruyordu: "Doğumuzda olan İran hani tehdit değildi?" Türkiye'nin diğer talebi, yani İran'ın tehdit olarak ismen zikredilmemesi de yerine getirildi. Ancak buradan yola çıkarak "Biz NATO'nun yeni stratejisini belirliyoruz" demek biraz abartıya girer. Karşılıklı müzakereler yapıldı ve mutabakata varıldı. Geçenlerde eski ABD Büyükelçisi Eric Edelman'ın Türkiye'nin dış politikasıyla ilgili bir panelde sarf ettiği sarsıcı sözler Türk basınında bayağı yankı yapmıştı.
Özetle, Türkiye'nin kendisini "süper güç" olarak görmesini "hayalperestlik" olarak nitelemişti.
Edelman'ın görüşleri belki aynı sertlikle ifade edilmese dahi üst düzey ABD'li yetkililer arasında oldukça yaygın. Hatta güvenilir kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre, geçenlerde ABD Dışişleri'nden üst düzey bir diplomat, Türkiye'nin İsrail ve İran ile ilişkileri hakkındaki mutsuzluğunu dillendirirken "Yakında acısını çekecekler" diyecek kadar ileri gitmiş.
Yine Edelman'ın ifade ettiği gibi, Ankara'nın, "Amerikalıların bize, bizim onlara olduğumuzdan daha fazla ihtiyaçları var" şeklindeki tutumu ilişkileri iyice geriyor ve eski ABD'li elçiye göre "gerçeği yansıtmıyor".
Evet, Türkiye gerçekten uluslararası profilini yükseltti ama gücümüzü abartmak yerine biraz tevazu göstersek daha da inandırıcı olacağımızı düşünüyorum.
Irak'ta yeniden Cumhurbaşkanı seçilen Kürt lider Celal Talabani'ye gelince, geçtiğimiz günlerde Paris'te basın aracılığıyla Türkiye'ye sitem etmiş, Ankara'nın kendisini yeniden cumhurbaşkanlığına seçilmesini engellemeye çalıştığını iddia etmiş. Milliyet'ten Aslı Aydıntaşbaş ve Radikal'den Cengiz Çandar'ın geçen hafta bu konuda yayınlanan fevkalade aydınlatıcı yazıları var.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Talabani'nin bu sözlerine itiraz ederek kendisini ilk tebrik edenler arasında olduğunu belirtmiş. İşin gerçeğini tam olarak bilmemekle birlikte Irak Kürdistanı'nı yakından takip eden biri olarak şunu söyleyebilirim: Irak Kürdistan federe bölgesinin başkanlığını yürüten Mesud Barzani ne pahasına olursa olsun Talabani'yi Bağdat'ta tutmaktan yana. Zira ezeli rakibi bölgeye dönerse işlerin yeniden karışacağına inanıyor. Dolayısıyla Talabani'nin cumhurbaşkanlığını en çok isteyen Barzani olmuştur. Ve neticede Irak'taki yeni denklemde Kürtlerin ve İran'ın desteklemediği bir hükümet modeli zor hayat bulurdu. Nitekim öyle oldu.