Hrant Dink'i anarken
19 Ocak, sevgili Hrant'ın katledilişinin dördüncü yıldönümüydü.
Sırtından kaypakça sıkılan bir kurşun neticesinde, kurduğu Agos Gazetesi'nin önünde kaldırıma yığılıp kanlar içerisinde can vermişti.
Ölüm yıldönümü vesilesiyle binlerce vatandaş Agos'un önünde toplanıp "Hrant için adalet" diye haykırdı. "Hepimiz Ermeni'yiz" diye sloganlar attı. Hrant'ın vicdanlarda bıraktığı yara halen dipdiri ve gittikçe derinleşiyor. Derinleşiyor, zira cinayetin üstünden dört yıl geçmesine rağmen "bebek katil" Ogün Samast'a tetiği çektirenlerin kim olduğu henüz tespit edilmiş değil.
Tam tersi, Dink Ailesi'nin avukatlarından Fethiye Çetin'in de ifade ettiği gibi, devlet azmettiricileri korurcasına her yeni ipucu çıktığında kalın duvarlar örüyor, sanki cinayetin çözülmemesi için elinden geleni yapıyor. Cinayet ve akabinde sorumlu olan kamu görevlilerine bir türlü dokunulamıyor.
Soruşturma bir türlü derinleştirilemiyor. Cinayetin ilk günlerinde dikkatler hep Ogün Samast'ın üstüne çekilmişti. Yok beyaz yün şapkası, yok cebinden çıkanlar, yok şusu busu derken hedef saptırıldı. Gazeteci Belma Akçura'nın geçtiğimiz gün Habertürk ekranlarında ifade ettiği gibi, bu ve benzeri cinayetlerde (örneğin Abdi İpekçi) tetikçiler, cinayetlerin üstüne çekilen en kalın perdeyi oluşturuyorlar. Neden peki? Kimler korunuyor burada? Hrant'ın ölümünden kısa zaman önce İstanbul Valiliği'ne çağrılıp MİT görevlileri tarafından, "Uslu ol, yoksa başına kötü şeyler" gelecek mealindeki uyarıları ve JİTEM kurucularından Ergenekon sanığı emekli General Veli Küçük'ün Hrant'ın yargılandığı duruşmalarda bulunup kendisini sürekli tehdit ettiğini ilk başta Hrant, bizzat kendi yazılarında açıklamıştı.
Ama Hrant'ı korumak için herhangi bir tedbir alınmamıştı. Kendimizi zorlayıp farz edelim ki cinayet devlette yuvalanmış birtakım derin güçlerin elbirliğiyle tasarlanmadı. Yine de cinayeti tetikleyen, hatta zorunlu kılan iklim bilinçli biçimde yaratılmıştı. Çünkü Hrant uslu durmuyordu. Geçmişi deşiyordu. Artık onu susturmanın zamanı gelmişti. Onun yolundan gitmeye yeltenenler korksun, sinsin diye.
Hrant'ın başını ciddi derde sokan esas olay, Atatürk'ün manevi kızı, Türkiye'nin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen hikayesiydi. Sabiha Gökçen'in aslında Ermeni olduğunu Agos'ta Gökçen'i tanıyanların tanıklıklarına dayanarak ifşa ettiğinde esas tehditler o zaman yağmaya başlamıştı. Hrant'ın yazısını The Economist Dergisi'ne taşıdığımda, bu kez bana tehdit mail'leri yağmaya başlamıştı. İnternette Ermeni olduğumu iddia eden yazılar halen mevcut. (Onlara tek bir cevabım olabilir: "Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeni'yiz.")
Aynı sıralarda bana Genelkurmay Başkanlığı'ndan Sabiha Gökçen'i anlatan bir DVD yollanmıştı. O an anladım ki kutsal bir ineğe dokunulmuştu.
Oysa milli kahraman olarak ilan edilen bir kişinin Ermeni olması, onun kahramanlığından ne çalardı henüz anlamış değilim.
Yine Fethiye Çetin'in ifade ettiği gibi, Dink cinayetinin çözülmesine yönelik güçlü siyasi iradenin yoksunluğu, adaletin tecelli edeceğine dair umutlarımızı gitgide söndürüyor. Yetmiyormuş gibi şimdi de Ogün Samast'ın cinayeti işlediği tarihte 18 yaşından ufak olduğu için dava çocuk mahkemesine devredildi. Ve birçok hukukçunun söylediğine göre, beş yıl hapis yattıktan sonra Ogün Samast'ın ellerini kollarını sallayarak hapisten çıkması yüksek bir olasılık. Yazıklar olsun!
Sonuçta ne olursa olsun, "Hrant'ı susturalım" diyenler amaçlarına ulaşamadı. Tam tersi, Hrant'ın yılmadan ifşa ettiği hakikatler hiçbir zaman olmadığı gibi Türkiye'de tartışılıyor. Sadece Ermeniler tarafından değil en çok Türkler tarafından. Hrant'ın canı pahasına dahi olsa cin artık şişeden çıktı.