Odatv
İNTERNET haber portalı Odatv’nin kurucusu Soner Yalçın’ın, üç arkadaşıyla gözaltına alınmasıyla birlikte Türkiye’de medya özgürlüğü tartışmaları daha da alevlendi.
Odatv’nin birçok maddi hatalar içeren, tetikçiliğe varan ve zaman zaman kin ve nefret güden yayınlarından yola çıkarak bu muameleyi çoktan hak ettiğini savunanlar var. Avrupa’da benzeri suçlardan yargılanıp hapis yatan yazarların, akademisyenlerin varlığına işaret ederek Yalçın ve arkadaşlarının suçsuz olmadığını ilan edenler var. Oysa Batı standartlarında demokrasilerde yargı, birinin suçu kanıtlanana kadar suçsuz olduğunu varsayar. Bu tür davalarda daha ilk günden kimsenin de apar topar gözaltına alındığını ben hatırlamıyorum.
Yalçın‘ı savunanlar arasında ise, yıllarca Güneydoğu’da bırakın tutuklanıp işkence görenleri, faili meçhul cinayetlere kurban giden onca gazeteci için dahi bir kez kalem oynatan olduğunu da pek hatırlamıyorum. 18 Şubat 1992’de İki Bine Doğru Dergisi’nin Diyarbakır muhabiri Halit Güngen başına tek kurşun sıkılıp öldürüldü. 8 Haziran 1992’de Özgür Gündem Gazetesi’nden Hafız Akdemir yine Diyarbakır’da evden gazeteye giderken başına ateş edilip öldürüldü. Failleri yakalanmadı. Örnekleri çoğaltabiliriz. En son Azadiye Welat Gazetesi sorumlu yazı işleri müdürü Vedat Kurşun 166 yıla mahkûm edildi. Gazetesinde örgüt propagandası yaptığı gerekçesiyle şu an D tipi cezaevinde yatıyor. Onları hatırlayan var mı?
90’lı yıllarda 13 gazeteci ve 20’den fazla gazete dağıtımcısı (çocuklar da var içlerinde) kimlikleri belirlenemeyen kişilerce katledildi. Kıyamet koparan olmadı.
Yani ortada bir çifte standart var. Ama bakıyoruz Yalçın konusunda ikiye bölünen matbuat birbirini karalamaktan esas meseleye pek eğilmiyor. O da şu: Türkiye’de son yıllarda AK Parti’ye muhalefet eden medya kuruluşlarının üzerinde gittikçe yoğunlaşan bir baskı var. Doğan Grubu’na kesilen astronomik cezalardan tutun, Oktay Ekşi‘nin de biletinin kesilmesine ve en son Odatv olayında görüldüğü gibi AK Parti’yi yoğun eleştiriye tutan her kurum veya kişi bir şekilde cezalandırılıyor. En azından algı bu. Avrupa’da da algı bu. Washington’da da algı bu. Çiçeği burnunda ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone “Bir yanda gazeteciler gözaltına alınıyor, bir yanda basın özgürlüğünün desteklendiği söyleniyor, biz bunu anlamıyoruz” derken tam da medya üzerindeki baskılar karşısında duyulan endişeyi ifade ediyordu. Ancak hükümetin sert tepkisi karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Yani bir şekilde o da “terbiye” edildi.
Diyebilirsiniz ki gazeteciler arasından da suça bulaşanlar mutlaka vardır ve onların neden muafiyeti olsun? Doğrudur ama suçları ne ise telaffuz edilsin. Görüşleri ne olursa olsun herhangi bir gazeteciyi öyle yaka paça içeri tıkıp daha ilk günden suçlu damgasını vurmanın ifade özgürlüğü veya demokrasiyle bağdaşan yanı olamaz. Eğer Soner Yalçın kin ve nefret teşvik eden yazılarından ötürü gözaltına alınabiliyorsa o halde örneğin Vakit Gazetesi yazarlarının ne tür ayrıcalıkları oluyor?
Beni “gayya kuyularına düşmek”le suçlayan Odatv’nin tabiri caiz ise gayya kuyusuna düştüm. Uğraşmaya değer bulsaydım hukuki yollara başvurabilirdim. Ancak mevcut durum bambaşka. Daha aleyhindeki delillerin ne olduğunu bilmeden Soner Yalçın‘ı “suçlu” ilan etmeyi gayet hakkaniyetsiz buluyorum.
Ciddi ciddi eleştirilmeye muhtaç olan bir diğer mesele ise, Türkiye’deki editoryal standartlardır.
Bu noktada herkes çuvaldızı kendine batırmalı. Evet Odatv de bazen abuk sabuk, aslı astarı olmayan ve ben dahil birçok insanı boşu boşuna rencide eden sözde haberler yayınlandı ama sanki başka gazetelerde veya internet sitelerinde aynı şeyler olmuyor mu?
Gazeteciliğin kurallarından biri, eğer biri hakkında ithamlarda bulunuyorsanız o kişiye aynı yazı içinde cevap hakkı vermek zorundasınızdır. Ama bu en basit kural dahi nadiren uygulanıyor.