'Bunlar analarını da satarlar'
JAPONYA'da yaşanan büyük felaketle birlikte Türkiye'de nükleer santral tartışmaları yeniden alevlendi. Şahsen Türkiye gibi canlı faylar diyarında, hele Japonya'da olup bitenlerden sonra nükleer santral kurma fikrini çılgınca buluyorum. Ama konumuz bu değil, konumuz yine basın özgürlüğü.
Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın tutuklanmalarının Batı medyasında sertçe eleştirilmesi, hükümeti hareketlendirmiş gözüküyor. Geçtiğimiz salı günü Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, aralarında benim de bulunduğum yabancı medya temsilcileriyle bir araya geldi.
Amacı, Türkiye'de basınla ilgili önemli bir sorun olmadığını anlatmaktı. Arınç, AK Parti'nin yaptığı tarihi nitelikte reformları hatırlatarak medya konusundaki eleştirileri nedenli insafsız bulduğunu uzunca anlattı. "Hükümet buna müstahak değil" dedi. Arınç, devletin gizli belgelerini ifşa etme suçunu düzenleyen yasaları değiştirdiklerini anlattı. Meclis'e sevk edilen tasarıyla birlikte bu suçlara ilişkin verilen cezalar aşağı çekiliyor. Bu sayede bu maddeden dolayı aleyhlerinde onlarca dava açılmış olan Mehmet Baransu ve Şamil Tayyar gibi arkadaşlarımızın hapse girme olasılığı ortadan kalkacak. Bu elbette sevindirici bir gelişme.
Ancak Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yargılanan gazeteciler için şimdilik herhangi bir düzenleme söz konusu değil. Oysa bu arkadaşlarımızın birçoğu, yazılarında sırf PKK'nın ifadelerine yer verdikleri için örgüt propagandası yapmaktan uzun hapis cezalarına çarptırılıyor.
Ve maalesef Nedim ve Ahmet için haklı olarak kıyamet kopartılırken, dün Hasan Cemal'in de köşesinde belirttiği gibi, TMK'dan yargılanan onlarca arkadaşımız es geçiliyor.
Bizlerin de görüşlerini duymak istediğini vurgulayan Arınç, Alman haber ajansı DPA'nın muhabiri Carsten Hoffmann'ın sivri çıkışları karşısında her zamanki nezaketiyle istifini bozmadı. (Oysa karşısında Başbakan olsaydı Hoffmann kim bilir nasıl bir fırça yerdi...) "Anladığım kadarıyla siz, Türkiye'de medyayla ilgili bir sorun olmadığını savunuyorsunuz" diyen Hoffmann, hükümetin bu tavrını son derece yadırgadığını belirti. Avrupa ve Türkiye'de basın özgürlüğü konusunda çok farklı bakış açılarının varlığına işaret eden Hoffmann, bu savını oldukça ilginç bir anekdotla destekledi: Geçtiğimiz kasım ayı Almanya'nın Sosyal Demokrat Partisi (SPD) Başkanı Sigmar Gabriel, Başbakan Erdoğan ile buluşmuş. Gabriel, medya üzerindeki baskıları gündeme getirince Erdoğan, "Düşünebiliyor musunuz, içlerinden biri bana, 'Bunlar analarını da satar' dedi" diye yakınmış. Bunun üzerine Gabriel de "Ay bizdekiler bu kadarıyla kalsa daha ne isterdik" demiş.
Hatırlarsınız eski Hürriyet yazarı Oktay Ekşi, nükleer santralları kaleme aldığı köşesinde, "Bunlar analarını da satarlar" diyerek hakarete varan sözlerle hükümeti eleştirdikten sonra kapıya konmuştu. Hoffmann ile sohbetinde Gabriel, Ekşi'nin akıbetini iki ülke arasındaki kültür farkına bağlamış. "Sanırım Türkiye'de anneler çok kutsal" demiş. Doğru. Öyledirler. Ama nedense birçok küfür de annelerimizi hedef alır. Her neyse... Arınç amacına ulaştı mı diye soracak olursak benim cevabım ne yazık ki hayır.
Medya patronlarının büyük açmazı
BASIN özgürlüğü tartışılırken sanırım önemli bir husus gözden kaçıyor. Merkez medya diye tabir edebileceğimiz gazetelerin okurlarının çoğu, başta İstanbul olmak üzere metropollerde yaşıyor. Profil olarak AB grubuna giriyorlar. Yani eğitim ve gelir düzeyleri yüksek, yurtdışında seyahat eden bir kesim söz konusu.
Gazetelere reklam verenler de tabii ki bu kitleyi hedefliyor. Devlet ihaleleri peşinde koşan medya patronları bir yandan hükümeti kızdırmak istemiyorlar. Ama diğer yandan da okuyucularının beğeneceği yazarlara yer vermek zorundalar ki bunlar çoğunlukla iktidara eleştirisel bakıyorlar. Özetle, medya patronları iki arada bir derede kalıyorlar.
Bu durum, Türkiye'de gelir dağılımı daha adil seviyelere ulaşana denk süreceğe benziyor.