Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        LİBYA'da bir şekilde tarafsızlığını korumaya çabalayan Türkiye, son yıllarda sıkı fıkı dostumuz haline gelen Suriye ile aynı dengeleri tutturabilir mi? Suriye'de gittikçe şiddetlenen halk eylemleri, Beşir Esad başkanlığındaki Baas rejimini sallamaya başladı. Göstericileri yatıştırmak adına 48 yıldır uygulanan olağanüstü hali kaldırma vaatleri halkı tatmin etmiş değil. Dün kanlı gösterilerin ilk patlak verdiği Dera kentinde binlerce kişi yine meydanlarda boy gösterdi. Hükümet aleyhinde sloganlar attı. Görgü tanıklarına göre güvenlik güçleri, göstericileri dağıtmak için önce gözyaşartıcı gazla müdahale etti, ardından üzerlerine ateş açtı. Ölen var mı yok mu biz bu yazıyı kaleme alırken henüz belli değildi. Belli olan tek şey, Suriye'deki yangının kolay kolay sönmeyeceği.

        Batılı kaynaklara göre, nispeten reformcu sayılan Esad'ın çevresi, sertlik ve değişim yanlıları olmak üzere ikiye bölünmüş durumda. Son günlerde yaşanan vahşet, ilk grubun baskın çıktığına işaret ediyor. Sayılar tam bilinmese dahi onlarca göstericinin, polisin açtığı ateş sonucu öldüğü tahmin ediliyor. New York merkezli insan hakları izleme grubu Human Rights Watch, en az 300 göstericinin tutuklandığını iddia ediyor.

        Yıllardır gücü elinde tutan Baasçılar ve etraflarında kümelenen elit, iktidarın nimetlerinden vazgeçmek niyetinde değil.

        Ne var ki olayların, Esad'ın mensubu olduğu azınlık Nusayri mezhebinin güçlü olduğu Lazikiye kentine sıçramış olması, rejimin suyunun iyice ısındığına işaret ediyor. Tıpkı Mısır'da olduğu gibi baba Esad'ın 1982 yılında Hama kentinde hunharca katlettiği Müslüman Kardeşler ve sempatizanları, muhalefetin başını çekiyor. Ancak çok geniş bir yelpazeden gençler sokaklarda daha fazla özgürlük, iş, aş ve adalet için canları pahasına olsa dahi mücadele veriyor. Gösterilerde yakınlarını kaybeden Sünni aşiretlerde intikam peşinde.

        Gücünü kısmen de olsa muhafazakâr Müslümanlara dayandıran AK Parti, Suriye'de Müslüman sivillerin katledilişine seyirci kalabilir mi? Hele 20 bin Sünni Müslüman'ın yok edildiği Hama örneği karşımızda dururken.

        Mesele sadece Sünni Müslümanlardan ibaret olsa belki Ankara'nın işi biraz daha kolay olurdu. Ama bir de sayıları en az iki milyon olduğu tahmin edilen ve sınırımızda yaşayan Suriyeli Kürtler var. Dillerinin, kimliklerinin bastırılması bir yana bu zavallılara vatandaşlık hakkı bile tanınmıyor. Birçoğuna kimlik belgesi bile verilmiyor. Yani bir anlamda yoklar.

        Yıllardır PKK'yı Türkiye'ye karşı destekleyen ve Abdullah Öcalan'a kucağını açan Suriye, kendi Kürtlerinin PKK saflarına katılmasından gayet memnundu. Kimilerine göre Suriyeli PKK militanları, barış sürecini baltalamak isteyenlerin başını çekiyor.

        Oğul Esad'la büyük aşk yaşayan AK Parti iktidarı, Suriye'de yaşananlara karşın şimdilik reform ve değişim telkinlerinden öteye gitmiyor. Ama siviller can vermeye devam ederse ve şimdilik sakin duran Kürtler de göstericiler kervanına katılıp onların da kanı akarsa Türkiye'deki oluşacak tepki karşısında AK Parti, Esad ile muhalefet arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Libya'da yaptığı gibi her iki tarafı idare edemez. Bunun ne etik ne de reel politik olarak izahı olabilir. (Türkiye'nin günbegün artan bu sıkışıklığı karşısında İsrail'in bıyık altından güldüğünü görür gibiyim). Bir diğer risk ise Kürtlerin olası bir katliamdan kaçmak üzere sınırımıza yığılmasında yatıyor.

        İşin o raddeye varmaması ve daha fazla insanın ölmemesi için Ankara neler yapabilir? Telkinlerin yetmediği aşikâr. Sanırım Kürtleri dizginlemek için dün Irak'ta bulunan Başbakan Erdoğan, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin lideri Mesud Barzani'yi devreye sokmuştur bile. Barzani'nin Suriyeli Kürtler arasında büyük saygınlığı var. Ama bir de İran faktörü mevcut. Şam'daki iktidarla yıllardır işbirliği yapan Tahran hangi ata oynuyor? Muhtemelen hepsine. Dün Milliyet yazarı Semih İdiz'in ifade ettiği gibi, "Türkiye'nin Arap dünyası ile ilişkilerini derinleştirme politikası sonuçta mevcut statükoyla işbirliğine dayalıdır".

        Statükonun çöktüğü bugünlerde dış politikamızın da çökmemesi için hem vizyona hem cesarete ama sanki olayların belirsizliği karşısında her şeyden çok bol bol şansa ihtiyacımız var.

        Diğer Yazılar