Kastamonu saldırısında derin İran parmağı
GEÇEN cuma günü bu köşede Başbakan'ın konvoyunu hedef alan ve bir polis görevlisinin canına mal olan Kastamonu saldırısının ardında derin devlet-derin PKK işbirliği olasılığına işaret etmiştik. Bu bağlamda bu tür ilişkiler içerisinde olduğu uzun zamandır iddia edilen Kuzey Irak'taki Hinere Kampı'nda bulunan Cemil Bayık'ın bu eylemin bir parçası olabileceğine de değinmiştik. Bu tezi savunan kaynaklarımız, saldırının iki hedefi olduğunu dillendirmişlerdi. Birincisi Türk-Kürt gerginliğini artırarak AK Parti'nin önünü kesmek, demokratikleşmeyi sekteye uğratmak. Diğeri ise bu sayede MHP'nin seçimlerde baraj altında kalmasını engellemek. Sonuçta can çekişen derin devlet kalıntıları, AK Parti'yi devirerek eski gücüne kavuşacak. Senaryo bu.
Peki, İran nereden çıktı diyeceksiniz?
Yine güvenilir kaynaklarımızın ifadelerine göre İran, Türkiye'nin Irak Kürdistan'ı yönetimiyle kurduğu sıcak ilişkilerden fevkalade rahatsız. Kaynaklarımızdan biri, "İran, Kürt yönetiminin Türkiye'yi ilelebet güvenlik penceresinden göreceğini sanıyordu, oysa şimdi Türkiye'yi siyaset, İran'ı emniyet zaviyesinden görüyorlar" şeklinde özetliyor durumu. Erbil'de konsolosluk açılması ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın mart ayında Irak Kürdistan'ına gerçekleştirdiği ziyaret, Türkiye ve Irak Kürt yönetimi arasındaki ilişkilere stratejik boyut kazandırdı. İlişki değil artık stratejik ittifak söz konusu. On yıllarca bölgede en önemli aktör olarak kabul gören İran, tahtını kaptırmasıyla birlikte Türkiye'nin önünü kesmek için elinden geleni yapıyor.
Kürt açılımına sekte vuran Tokat Reşadiye saldırısının ardında da derin devlet, derin PKK ve derin İran üçgeninin yattığı ihtimaline daha önce yer vermiştik. Amaç şiddeti tırmandırmak ve kamuoyunda da yaratılan infialin sağladığı meşruiyete dayanarak TSK'yı yeniden Kuzey Irak'a çekmek. Geçmişte olduğu gibi orduyu hem karadan hem de havadan sınır ötesi operasyonlara teşvik etmek. Bu sayede de Türkiye ve Irak Kürt yönetimi arasındaki ilişkileri yıkmak, militarizmi hortlatmak. Bu hem İran'ın işine geliyor hem de derin devletin. Dolayısıyla böylesi bir işbirliği neden olmasın?
Hatırlarsanız AK Parti'nin Irak Kürtleriyle yakınlaşması, Türkiye'deki Kürt sorununun çözümünü ötelemek suretiyle sorunun panzehiri olarak pazarlandığı ithamlarıyla karşılaşmıştı. Başbakan'ın "Kürt sorunu yok, Kürt kardeşlerimizin sorunları vardır" söyleminin benimsendiği bugünlerde benzeri eleştiriler daha sık dillendirilmeye başlandı. MHP'yi baraj altında bırakma ve olası Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin hesaplar üzerine kurulan bu milliyetçi tondaki retorik, seçim sonrasında devam eder mi bilemeyiz. Umarım ki hayır. Her halükârda bilinmeli ki Irak Kürtleriyle sağlıklı ilişkiler Kürt sorununun çözümünün olmazsa olmaz bir parçası haline geldi. Irak Kürdistanı ile artan ticari ilişkiler, bölge ekonomisine yeni bir soluk kazandırdı. Oluşan güven sayesinde Irak Kürt yönetimi, İran sınırına yakın bölgede konuşlanan PKK'yı Türkiye'ye karşı gerektiğinde kullanılacak bir koz olarak görme refleksinden sıyrılmaya başladı.
Bu sürecin en önemli meyvelerinden biri, Irak Cumhurbaşkanı ve Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Celal Talabani üzerinden yürütülen PKK'nın barış yanlısı kanadının başını çeken Murat Karayılan ile müzakerelerdi. AK Parti'nin Kürt açılımına denk düşen bu görüşmeler barış umudunu iyice artırmıştı. Ta ki Habur fiyaskosu ve Tokat Reşadiye saldırısı yaşanana kadar. O günden beri iktidar gittikçe sertleşti. KCK operasyonu kapsamında binlerce Kürt'ün hapse atılmasına seyirci kaldı. Savaş yanlısı güçlerin ekmeğine yağ sürdü.
Varılan noktada Aysel Tuğluk'u, "Kötü şeyler olacak" dediği için tehdit savurmakla suçlamak büyük haksızlık olur. Aksine Kürşat Bumin'in Yeni Şafak'taki köşesinde ifade ettiği gibi Tuğluk bir tespitte bulunuyordu. BDP'nin en büyük açmazlarından biri, tam da derin PKK'nın gerginliği tırmandırdığı süreçte kendisinin de aynı şekilde gerginliği tırmandıran radikal söylemlere sarılmasından kaynaklanıyor. Ne var ki BDP'nin Kürt tabanını kendi saflarında tutabilmesi için başka seçeneği de yok gibi. Ve bu yüzdendir hem Kürtlerin hem de Türklerin gözünde BDP ve derin PKK arasındaki fark anlaşılmıyor. Abdullah Öcalan ise kafaları daha da karıştırabiliyor.
Tabii bunların hepsi bir komplo teorisinden de ibaret olabilir. Takdir sizin...