Başbakan Erdoğan'ın demokrasi sınavı
MECLİS'te yemin krizi patlak verdiğinden beri, "Bu işin içinden nasıl çıkılır?" sorusuna cevap aranıyor. Çeşitli kanalda hukukçular ile siyasetçiler sıralanmış, "Anayasa'nın şu maddesine şöyle yaparsak, Terörle Mücadele Kanunu'nu böyle değiştirirsek tutuklu vekiller çıkar, kriz biter" diyorlar.
Şiir okuduğu için hapis yatan ve siyasi yasak getirilen Başbakan Tayyip Erdoğan'ın milletvekilliği yolu da benzer yöntemlerle açılmıştı. Dolayısıyla bir iki hukuki düzenlemeyle bu gittikçe büyüyen kavganın bitmemesi için neden yok gibi. Ama bırakın uzlaşmayı Erdoğan sanki gerginliği artırmak için elinden geleni yapıyor.
"Muhalefet ister gelsin ister gelmesin parlamentonun çalışmasına mâni bir durum yoktur. Meclis komisyonları bal gibi çalışır, Meclis divanı da aynı şekilde" diyerek CHP'ye yüklendi.
Oysa Erdoğan'ın, mazbatalarını almalarına rağmen hapiste tutulan vekillere ve vekilliği düşürülen Hatip Dicle'ye gösterdiği tepki farklı olmalıydı. Zira hangi yönünden bakarsanız bakın halk iradesini hiçe sayan, kendisini demokrasi diye tabir eden herhangi bir ülkede rastlanmayacak derecede bir ucubelik, bir demokrasi katli söz konusu.
Dicle hariç hapisteki vekillerin hiçbiri mahkûm olmuş değil. Hiçbiri şiddet eylemlerine bulaşmamış. BDP'lilerden Şanlıurfalı Kemal Aktaş'ın hikâyesi ise tam bir dram. Ömrünün 22 yılını siyasi suçlu olarak cezaevlerinde en ağır işkencelere maruz kalarak geçirmiş. Avukatı Fethi Gümüş'e sordum, "Hapisteki BDP vekillerinden herhangi birisi PKK saflarında silahla yer aldılar mı?" diye. Aldığım cevap tereddütsüz bir "Hayır"dı. Örgüt propagandası fiilinden hüküm giymiş Dicle ise bir konuşmasında "ordunun operasyonları karşısında PKK'nın kendisini savunma hakkı olduğunu" belirttiği için, yani düşüncelerinden ötürü mahkûm oldu.
Erdoğan'dan beklenen, mahkemelere talimat vermek değil elbette. Ama her iki seçmenden birinin oyunu almış, generallerin pençesinden kurtulmuş bu denli güçlü bir Başbakan demokrasiden yana net bir tavır koysaydı, belki üst mahkemeler farklı kararlar verecekti. Neticede mahkemelerde insanlardan oluşuyor. Kararları kanunların sübjektif yorumlanmasıyla şekilleniyor.
Kaldı ki seçim öncesinde YSK, 9 BDP blok adayını seçimden diskalifiye ettiğinde AK Parti'den de isyan sesleri yükselmişti. YSK bu kez jet hızıyla kararını değiştiriverdi. O günlerde tabii seçimlerin tehlikeye girmesi söz konusuydu. Oysa seçimler oldu bitti.
Belki Başbakan'ın parmak ısırtan özgüveni bundandır.
"Nasıl olsa CHP de, BDP de işi fazla uzatmadan Meclis'e dönmek zorunda kalırlar" düşüncesi hâkim. CHP'ye yakın kalemlerden bu tür telkinler zaten yükselmeye başladı bile. Ancak CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, vekiller salıverilene kadar direneceğini söylüyor. Kılıçdaroğlu'na bu kararın, kendisine tuzak kuran parti içi muhalifler tarafından dayatıldığı iddiaları var. Kılıçdaroğlu ise yemin etmeme kararını sadece CHP'li vekiller için değil, hapisteki tüm vekiller için aldığını söylüyor. Bu noktada işte CHP Lideri'nden de beklenen, BDP'lilere cüzamlı muamelesi yapmak yerine onlarlar da istişarede bulunmasıdır. Aksi halde Kılıçdaroğlu'nun samimiyeti de sorgulanır. "Balbay ve Haberal bırakılıp da BDP'liler içeride kalsaydılar, CHP'liler yine yemin etmemekte direnecekler miydi acaba?" sorusu meşrulaşır.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün devreye girmesi son derece isabetli olmuştur. BDP'nin önde gelen isimlerinden Abdullah Demirtaş, bugün Ahmet Türk ve Şerafettin Elçi'yle bir araya gelecek olan Gül'ün bir uzlaşma formülü yaratabileceğine inanıyor. "Gül, Kürtlerde çözüm umutlarını yeşertti" diyor.
Türkiye kadar krizleri kanıksama ve bir şekilde atlatma becerisi yüksek bir ülkeye zor rastlanır. Bu esneklik bir yandan gücümüzü gösterirken bir yandan da bir türlü kurumsalaşamayan demokrasimizin zaaflarından kaynaklanıyor. Ve unutulmamalı ki her kriz, ardından günbegün derinleşen, onarılması güçleşen yaralar, izler bırakıyor. O yaraları sarmak, ülkeyi yeniden pozitif bir zemine çekmek herkesten önce tarihimizin en güçlü başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a düşüyor.