Ben tatildeyken demokrasimiz daha da 'ilerledi'
Bir haftadır tatildeydim. Ama inanın Türkiye’de olup bitenleri elimde olmayarak takip ettiğim için tatil kursağımda kaldı. İşte ben tatildeyken okuduğum haberlerden birkaç örnek.
Dicle Haber Ajansı’nın geçtiği görüntülere göre, şiddetin dozunu artıran polisin, bir genci önce ayaklar altına aldığı, üstünü parçaladığı, ellerini arkadan kelepçeledikten sonra da caminin duvarına yapıştırarak çıplak sırtına arka arkaya coplar indirdiği görülmüştür.
Kameralara yansıyan görüntülerden birinde de polisin caminin avlusunda oturan genç bir kadını elleriyle taciz ettiği, daha sonra genç kadını gözaltına aldığı tespit edilmiştir.
Polisin gerçekleştirdiği müdahaleler arasında dikkat çeken noktalardan biri de, onlarca polisin gazdan ve tazyikli sudan camilere giren yurttaşlara cami içerisinde müdahalesini sürdürmesi ve camilerin içine gaz bombası atması oldu.
Okuduğunuz bu satırlar İnsan Hakları Derneği’nin Diyarbakır’da 14 Temmuz günü yaşanan şiddeti belgeleyen raporundan seçmeler...
Öcalan için özgürlük talep edileceği miting valilik tarafından yasaklanınca olanlar oldu. 10 bine yakın polis, kenti ablukaya aldıktan sonra gazlar sıktı, coplar indirdi, kimyasal madde içerdiği iddia edilen tazyikli sular fışkırttı ve onlarca insanı, yaralı olmalarına rağmen, gözaltına aldı.
Savaş alanına dönen kentteki şiddetten nasibini alan BDP’lilerden Iğdır Milletvekili Pervin Buldan polisin attığı gaz bombasının ayağına isabet etmesi sonucu ağır yaralandı. Şu anda İstanbul’da tedavi görüyor. Batman Milletvekili Ayla Akat Ata ise gözüne tazyikli suyu yedikten sonra soluğu hastanede aldı. Taleplerinizi barışçıl yollarla dillendirmenin faturası böyle olunca halen dağa çıkanların olduğuna çok da şaşırmamak gerek.
Ve gazeteci Hamza Aktan’ın İletişim Yayınları tarafından basılan “Kürt Vatandaş” adlı kitabında adı geçen Silvanlı öğrenci Cengiz’den bir alıntı: “Açıkçası devletin bana yaptığı bir haksızlığın bedelini nasıl alırım diye düşündüğüm zaman, kendimi bir vatandaş olarak değil de hakkımı gerçekten alacağım bir günün geleceğini düşünerek yaşıyorum.”
Peki ya bu toprakların en kadim halklarından Süryanilere reva görülenlere ne demeli? Süryanilerin Kudüs’ü veya Cengiz Çandar’ın ifadesiyle “Mescid-i Aksa’sı” sayılan Midyat’daki Mor Gabriel’in arazisine devlet el koyuyor.
Soygun teşebbüsü, 397 yılında inşa edilen Mor Gabriel Manastırı etrafında bulunan toprakların çevredeki köylülerin kendilerine ait olduğunu iddiasıyla başladı. Yetmedi Hazine devreye girip bu kez mahkeme önünde toprakların devlete ait olduğunu buyurdu. Manastır ise yaptığı savunmada 1937 yılından bu yana araziye ilişkin vergilerini düzenli olarak ödediğini belgeleyerek iddiaları çürüttü. Yerel mahkeme bunun üzerine Hazine’nin açtığı davayı reddetti. Bu kez Hazine kararı temyiz etti. Yargıtay da yerel mahkemenin kararını bozup Hazine’nin lehine karar aldı. Ve işin en garip tarafı manastırın vergi ödediğine dair herhangi bir kayıt ibraz etmediğini açıklayarak yaptı bunu. Söz konusu belgeleri yeniden yollayan manastır, Yargıtay kararının bozulmasını talep etti ama tık yok. Davanın yurtdışına sığınan Süryanilerin terk etmek zorunda bırakıldıkları köylerine azar azar dönüp yeni evler inşa etmeye ve kiliselerini onarmaya başladıkları bir döneme rastlaması tesadüf olabilir mi?
Hepimiz az çok bu topraklarda Ermenilerin başına gelenleri biliriz. Ancak aynı dönemde, yani 1915’te binlerce Süryani de katledilmiştir. Çünkü hedef sadece Ermeniler değil, bölgedeki tüm Hıristiyanlardı. Geriye kalanlar ise 80’li yıllarda PKK ile devlet arasındaki çatışmalarda iki ateş arasında kaldı. Papazları korucular tarafından rehin alındı. Köyleri zorla boşaltıldı. Öldürülenler oldu. Ve yeni bir göç dalgası yaşandı.
Eskiden nüfusu çoğunlukla gayrimüslim olan Midyat’ta topu topu 120 Süryani ailesi kaldı. Bu garibanları da kaçırtmak için elden ne geliyorsa yapılıyor.
Yaşasın çokkültürlülük, yaşasın dinler arası diyalog, yaşasın ileri demokrasi!