Balyoz kararı
108 duruşmanın ardından Cumhuriyet tarihinin en kritik davaları arasında yerini alan Balyoz Davası nihayet sona erdi. Biz bu satırları yazarken mahkeme kararını daha yeni açıklamıştı.
Özden Örnek, Çetin Doğan ve İbrahim Fırtına’ya 20 yıl hapis cezası verildi. MHP’den milletvekili seçilen Engin Alan, Ergin Saygun ve Bilgin Balanlı ise 18 yıla çarptırıldı. Diğer sanıklarla ilgili kararları bu gazetenin diğer sayfalarında zaten okumuşsunuzdur.
AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte yıllarca siyasete kâh alenen kâh perde arkasından egemen olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne gerçek anlamda dokunuldu. Ergenekon ve bir alt dosyası olarak tarif edebileceğimiz Balyoz Davası Türkiye’de sivilleşmenin en önemli sembolleri haline geldi.
Davaların eleştirilecek birçok yönü var. Keşke daha titiz davranılsaydı. Uzun tutukluluk süreleri, iddianamelerdeki skandal olarak nitelenebilecek hatalar, tezatlar ve sonradan eklenen düzmece deliller ve darbe planları yapıldığı iddia edilen tarihlerde yurtdışında görevde bulundukları halde içeri alınanlar... Kimi hukukçulara göre bunlar davaların düşmesi için yeterli neden sayılmalıydı. Zaten davalar özünde 28 Şubat’ın rövanşını teşkil etmiyor muydu.
Maksat orduyu tümüyle etkisizleştirip Atatürk’ün izlerini bu memleketten silmek değil miydi? AK Parti ve davaların arkasındaki itici güç olan Gülen Cemaati’nin esas amacı Türkiye’ye demokrasi getirmek değil, güç ve iktidarı kendi ellerinde toplamak değil miydi? Böyle düşünen pek çok meslektaşım, dostum var. Ancak en az Ergenekon kadar problemli olan KCK davalarına gelince bu arkadaşların birçoğu ayrı telden çalıyorlar. Generaller konu olunca hak hukuk eksperi kesilenler, Kürtler için “Az bile” diyebiliyorlar. Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklulara kendi dışkıları zorla yedilirken susanlar, bugün Silivri için toplama kampı benzetmesi yapabiliyorlar. Bu da benim midemi bulandırıyor.
Tıpkı Ergenekon davası bağlamında iktidarı ve Gülen Cemaati‘ni eleştirenlerin karşılaştığı yoğun baskıların, tehditlerin midemi bulandırdığı gibi. Bu noktada meslektaşım gazeteci-yazar Gareth Jenkins’e özür borcum var. Ergenekon ve Balyoz davalarındaki hukuksuzlukları kaleme aldığı bir raporun ardından ölüm tehditlerine maruz kalan Jenkins’e o günlerde sahip çıkmadığım için utanç duyuyorum. Yanlış anlamalara meydan vermemek adına Jenkins’in cemaatten herhangi bir baskı veya tehditle karşılaşmadığının altını çizdiğini sözlerime eklemeliyim. Hukukçu değilim, dolayısıyla hukuk zemini üzerinden Balyoz veya diğer davaları sağlıklı değerlendirmem mümkün değil. (Buna mukabil İlker Başbuğ’un terör örgütü yöneticiliği iddiasıyla tutuklu yargılanıyor olmasının abukluğunu ben dahi iddianameyi inceledikten sonra idrak edebiliyorum.) Ayrıca Başbakan’ın da dün ifade ettiği gibi, gerekçeli karar çıkmadan ne desek boş. Kaldı ki Yargıtay süreci de var. Ne var ki her ne kadar hukuki detayların üzerinde dursak dahi davalar özünde siyasi. Siyasi bir iradeyi temsil ediyorlar. Askeri vesayeti kırma iradesini.
AK Parti bunu hangi saiklerle yaptı, bu soru hâlâ cevap bulmuş değil. Ama neticede Türkiye artık askerlerin istedikleri, yönettikleri bir ülke değil. Daha alınacak çok yol var. Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması, askeri bütçenin sivil denetime girmesi gibi. AK Parti eğer askeri vesayeti generalleri siyasetten uzak tutmakla sınırlı tutarsa o halde gerçek derdinin demokrasi değil güç olduğu algısı somut gerçeğe dönüşecektir. Ne yazık ki son zamanlarda yaşananlar bu yöne işaret ediyor. Hani nerede Roboski’de 34 sivilin canına mal olan komutanlar? Hesap verdiler mi? Hayır. Hani nerede keşif uçağımızı sonu hazin biteceği belli bir maceraya sürükleyenler? Bedel ödeyen oldu mu? Hayır. Dahası Başbakan Erdoğan’ın son yıllarda gittikçe keskinleşen otoriter duruşu, en ufak eleştiriye sergilediği tahammülsüzlük, gazetecilere, Alevilere, Kürtlere ve bilumum muhaliflere yönelik sarf ettiği ağır sözler, askeri vesayeti kırmasıyla kazandığı krediyi hızla tüketiyor. Hal böyleyken “Türkiye’de bir daha asla askeri darbe olmaz” sevincimiz kursağımızda kalıyor. Yazık!