Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Öcalan mı muhatap alınsın? Oslo görüşmeleri yeniden mi başlasın? Kandil’de “ılımlı” kanadı temsil eden Murat Karayılan ve Öcalan ile eşzamanlı olarak müzakereler mi yürütülsün? Bu soruların hızla içinin boşaltıldığı bir raddeye doğru yuvarlanıyoruz, zira Suriye krizi Kürt sorununun parametrelerini kökten değiştirdi. Kürt sorununun çözümünü eski önkabuller üzerinden üretmek gittikçe imkânsızlaşıyor.

        PKK’nın Suriye’deki izdüşümü PYD’nin başta Afrin, Kobani ve Amude kasabalarını ele geçirmesi bu durumun en somut tezahürü. Varılan noktada Kürt sorunu İran, Irak ve tabii ki Esad rejiminden ve hatta Rusya’dan bağımsız düşünülemez artık. Oysa geçmişte bu ülkeler konjonktüre göre belli düzeyde PKK’ya destek verirken duruma göre o desteği çekip tam tersi PKK’nın üstüne gidebiliyordu. Türkiye’nin Suriye krizinde aldığı net Esad karşıtı şahin pozisyonla birlikte o günler geride kaldı. Saflar keskinleşti ve sabitleşti. Son gelen haberlere göre PYD harıl harıl silahlı birlikler oluşturuyor. Geçtiğimiz temmuz ayında Barzani’nin himayesinde PYD bloku ile Kürt Ulusal Konseyi’ni (KUK) oluşturan 16 Suriyeli Kürt parti arasında güç paylaşımını öngören anlaşma kâğıt üzerinde kaldı.

        Önceki gün Diyarbakır’da görüştüğüm KUK üyesi Saleh Kedo PYD ile Konsey’in arasında ciddi görüş farklılıklarının olduğunu teslim etti. “Biz mücadelemizi silahsız yapmak istiyoruz ama PYD silaha sarılıyor” diyen Kedo oldukça karamsardı. Karamsar olmakta haklı. PYD Suriye’deki Kürt kasabalarını ilk ele geçirdiğinde Türkiye ile diyalog önerilerinde bulunup zeytin dalı uzatmıştı. Biz de o günlerde Türkiye’nin bu teklifi kabul etmesi gerektiğini savunmuştuk. Zira PYD etiketli herhangi bir güçten Türkiye’ye yönelik bir saldırı gerçekleşmemişti. O günlerde halen sivil sayılabilecek bir hareketti. Ankara ilk andan itibaren Suriyeli Kürtlerin haklarını sahiplenen bir söylem benimsemiş olsaydı, hatta onların garantörlüğüne soyunsaydı Türkiye’deki Kürt sorununun çözümünün de önünü açmış olurdu. Bakir bir müzakere temeli oluştururdu.

        Ama PYD’nin de yaptığı son hamlelerle birlikte bu zemin yok edildi. KUK ile güç paylaşımına yanaşmadığı gibi yazının başında belirttiğim gibi hızla kendisine bağlı silahlı birlikler oluşturuyor. Hedefi büyütüyor. Suriye’de edindiği güç üzerinden sadece Esad sonrası için stratejik hesaplar yapmakla yetinmeyip Türkiye’ye meydan okuyor. Oysa PKK/PYD bu yeni gücünü Kürtlerin geleneksel talepleri (anadilde eğitim, yerel yönetimlerin güçlenmesi, genel af, vesaire) zemininde AK Parti’yi çözüme zorlamak için kullansaydı bu anlaşılır hatta meşru bir strateji olurdu. Ama mevcut konjonktürde PKK/PYD’nin temel hedefinin, çözüm veya barıştan ziyade AK Parti’yi mümkün mertebe yıpratmak ve devirmek olduğu kanaati gittikçe yaygınlaşıyor.

        Bunların hiçbirisi AK Parti’nin Kürt sorununa yönelik güvenlik ağırlıklı politikalarını haklı kılmıyor. Kaldı ki Türkiye’nin Suriye politikasının bu gibi neticeler doğurabileceği başından beri belliydi. Son aylarda Barzani‘nin himayesinde Suriye ordusundan firar eden Kürtlerin, PKK’dan kaçıp Barzani‘nin peşmerge güçlerine katılan militanlarla bir arada eğitildiği bilgisi sır değil. Dört tabur oluşturdukları söyleniyor. Türkiye’nin desteğiyle yürütülen bu proje PYD’ye karşı bir denge yaratma amacını güdüyor.

        Esad rejimi yıkıldığında Özgür Suriye Ordusu’nun silahlarını bu kez PYD’ye yöneltmeyeceğinin de herhangi bir garantisi yok. Suriyeli Kürtlerin kendilerini Araplara karşı kanlı bir savaşın içersinde bulma ihtimali küçümsenmemeli. Kürt sorunundaki bütün tarafların bu kör dövüşten vazgeçip ivedilikle barışa odaklanması gerekir. Aksi halde herkes kaybeder.

        Diğer Yazılar