Başbakan'ın üslubu ve Kemal Kılıçdaroğlu
SON yazımda yeni İmralı görüşmeleriyle birlikte kalıcı barışın uzun bir aradan sonra tekrar belirdiğini sevinçle kaydetmiştim. Başta siyasiler ve basın olmak üzere herkese büyük sorumluluk düştüğünü, en büyük sorumluluğun ise Başbakan ve Ocalan'a düştüğünü eklemiştim. Oslo sürecini sekteye uğratan faktörler göz önünde tutularak bu kez herkesin çok daha temkinli davranacağını öngörmüştük. İktidar katından yapılan ilk açıklamalar bu yöndeydi. Önümüzde ince ve uzun bir yol var. Herkes sözlerini titizlikle tartmalı. Köstek değil destek olmalı.
Anamuhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun sürece ilişkin yaptığı ilk açıklamalar gayet yapıcıydı. "Geçmişteki bütün hatalara karşın Adalet ve Kalkınma Partisi'ne yeni bir kredi açıyoruz, çözün sorunu" diyen Kılıçdaroğlu haklı bir uyarı yaptı: "Eğer görüşmelere kendi kişisel çıkarlarınızın ve seçim hesaplarınızın bir gereği olarak bakasanız yeni bir hayal kırıklığıyla toplum karşı karşıya kalabilir." Kılıçdaroğlu'nun görüşmelere ilişkin öne sürdüğü "kırmızı çizgiler" ise süreci tıkayıcı nitelikte değildi. Şeffaf olması gerektiğini vurgulayan Kılıçdaroğlu, "Millete izah edemeyeceğiniz angajmanlara girmeyeceksiniz (...), anamuhalefet partisine veya millete bilgi vereceksiniz" dedi.
Kılıçdaroğlu'nun açıklamaları partisindeki ulusalcıların öfkesini kabarttı. Bu duygulara tercüman olan Sözcü Gazetesi, "AKP'den sonra CHP de Apo'nun kayığına bindi" şeklinde manşet atarak bu iddiasını resmeden bir karikatür de yayınladı. CHP Genel Başkanlığı'na geldiği günden beri partinin statükocu gri imajını kırmak için elinden geleni yapan Kılıçdaroğlu, hep ulusalcıların direnciyle karşılaştı. Zaman zaman bu kesimi de idare etmek adına zikzaklar çizdi. Örneğin, 2010'da Batman'da yaptığı genel af çağrısı gibi Kürt sorununa ilişkin cesur çıkışlarda bulunduktan sonra geri adım atmayı yeğledi.
Yıllarca devletin "siyasi uzantısı" gibi hareket eden bir yapıyı dönüştürmek kolay değil. En son kurultayda rakipsiz olarak yeniden seçilmesine rağmen Kılıçdaroğlu hâlâ kendisini "Alevileri kayırıyor" yalanlarıyla karalamaya gayret eden ulusalcılarla boğuşuyor. İşte tam bu yüzden İmralı'ya ilişkin açıklamaları cesur ve değerliydi. Tüm çatlak seslere rağmen CHP Lideri'nin verdiği destek kamuoyunu ikna etmek açısından kritik öneme sahip. Kılıçdaroğlu'nun ulusalcıların elini güçlendireceğini bile bile açtığı bu kredinin değerini ilk başta iktidarın takdir etmesi gerekmez miydi?
Ne yazık ki Başbakan'ın, Afrika gezisi öncesi Kılıçdaroğlu'na yönelik salvoları böylesi bir idraki yansıtmıyordu: "Anamuhalefet partisi diyor ki, 'Biz kredi veriyoruz' diyor mesela. Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede... Sen nereye kredi vereceksin, sen krediye muhtaçsın. Hangi krediyi vereceksin."
Kılıçdaroğlu'nu Alevi kimliği üzerinden eleştirmekte beis görmeyen Başbakan, böylesi hassas bir dönemde verdiği destekten ötürü kendi partisinden "dayak" yiyen anamuhalefet partisi liderine bu şekilde "çakarak" nasıl bir katkıda bulunduğuna inanıyor? Uzatılan bu eli havada bırakarak kamuoyuna nasıl bir mesaj veriyor? Anlamakta zorlanıyorum.
40 bini aşkın vatandaşımızın canına mal olan son Kürt ayaklanması, Türkiye'nin en can alıcı sorunu olarak önümüzde duruyor. Ve her geçen gün Türkiye'nin kendi iradesiyle çözebileceği bir sorun olmaktan çıkıp baş döndürücü bölgesel gelişmeler paralelinde dallanıp budaklanıyor.
Gazeteci olarak Başbakan'ın barış çabalarına kendi çapımda yapıcı katkıda bulunmakta kararlıyım. Eğer Erdoğan bu sorunu geriye dönülmez biçimde çözüm yoluna sokarsa kariyerini cumhurbaşkanlığıyla taçlandırmayı sonuna kadar hak eder. Şimdi Başbakan'dan beklenen, rakipleriyle geçmişteki polemiklerine çizgi çekip siyaset dilinde yeni bir sayfa açmak. Eleştirileri varsa karşılıklı saygı çerçevesinde seviyeli bir dille ifade etmek. Umarız Kılıçdaroğlu'na yönelik son sözleri, bu üslupta sarf ettiği SON sözler olur.