Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya devlet başkanı Putin geçen eylül ayında muhalifler ile İdlib'deki rejim birlikleri arasında ateşkes sağlanması konusunda anlaşmıştı. Bu arada diktatör Esad'ın ordusu nisan ayından bu yana Rus Hava Kuvvetlerinin de desteğiyle tekrar yoğun bir biçimde tüm muhaliflere saldırıyor. Üstelik ayırt etmeksizin…

İdlib’teki genel durumun bir fotoğrafını çekelim…

Suriye rejimi ve müttefiklerinin İdlib ve kırsalındaki silahlı muhaliflere karşı başlattığı savaşta değişmezlerin ilki ve en önemlisi, tarafların artık bir arada yaşamasının veya istikrarlı bir ateşkese ulaşmasının imkansızlığı oldu.

Zira Esad rejimi, karşı tarafı asla tanımayacak, bu artık çok net. Daha da öteye giderek, rejim için, tek başına iktidarda olmasına itiraz eden herkesi tasfiye yoluna gitmeye hazır olduğunu söyleyebiliriz. Artan şiddet ve baskılar İdlib’te yalnızlaştırılan ve kendi içinde giderek parçalanan muhalifleri el Kaide uzantısı olarak isimlendirilen Heyet Tahrir Şam (HTŞ) etrafında toplanmak durumunda bırakıyor. Aslında bu rejimin tamda istediği bir pozisyon. “Tüm muhalifleri aynı gerekçe ile tek potada yok etmek”

İdlib, şiddetten kaçanların son sığınağı ve rejim karşıtı en büyük sivil ve silahlı topluluğun kalesi haline gelmişti. Burada dört milyona yakın sivil bulunuyor ve bunların yarısından çok daha fazlası Hums, Halep, Der’a ve Doğu Guta’da yapılan anlaşmalardan sonra buraya göç etti. Yani rejim tarafından bilinen tescilli muhalifler ve aileleri… Burada yıllardır savaşmış 50 bine yakın muhalif silahlı unsur da bulunuyor. İdlib’in son sığınak haline gelmesinin ardından bu silahlıların önündeki tek seçenek ise ölmek. Bu da savaşın uzun ve kanlı olacağının göstergesi. Aynı zamanda ikinci değişmezi.

Üçüncü değişmez ise, hastaneleri, ilk yardım noktalarını, okulları, yardım dağıtım noktalarını hatta sığınmacıların açıktaki toplanma alanlarını bile hedef alan rastgele bombardımana rağmen uluslararası bir ihmalin hakim olması. Dünya İdlib’te olan bitene hala gözleri kapatıyor. Hali hazırda İdlib’teki sivillere elini uzatan ve 40 km derinliğe insani yardım gönderen tek ülke Türkiye… AFAD ve Kızılay personelimiz ve Hatay valiliğimiz olağan üstü koordinasyon içinde Türkiye’nin gönül elçileri. Ancak yukarıda da belirttiğim üzere dünyanın gözleri olan bitene kapalı. 

Oysaki Avrupa’nın güvenliği sanıldığı gibi Yunanistan ve Bulgaristan sınır kapılarından değil, Hatay’ın Reyhanlı ilçesindeki Cilvegözü kapısında başlıyor. Hatta İdlib’in içinden başlıyor. Pakistan, Afganistan ve Afrika’da en radikal örgütler kamplarda ortaya çıkıp çevresini şiddet ve radikalizm sarmalının içine sürüklemişken, İdlib’e seyirci kalınamaz.

Dördüncü değişmez, İdlib savaşının bütün özellikleriyle aynı anda hem küresel hem de bölgesel bir savaş haline gelmesidir. Dolayısıyla yayılma ve bölgesel bir karşılaşma haline gelme olasılığı hala çok yüksek. En azından sonuçları ve etkileri, çeşitli küresel ve bölgesel güçler arasındaki ilişkilerde yeni bir çözüme gidilmesiyle sonuçlanabilir.

Bu anlattıklarımdan yola çıkarak alevlenen savaşta iki ihtimalle karşı karşıyayız:

İlki, şu anki durumun İdlib’in tamamını rejimin kontrolüne tekrar almayı, ılımlı gruplara ateşle çözüm dayatmayı, çözümü reddeden grupları, savaşçıları yok etmeyi, ardından Türkiye’nin desteklediği ılımlı muhalif gruplara yönelik bir hamle karşında Ankara’nın rolünü sınırlamayı hedefleyen kapsamlı bir saldırının ön adımı olabilir.

Türkiye, askeri kararlılık gösteriyor olsa da eşit olmayan bir savaşa sürüklenme riskinin de farkında. Bu olasılığı daha da zayıflatan bir diğer etken, rejim ve İran milislerinin en azından şu aşamada kapsamlı bir saldırı başlatacak yeterli insan kaynağına sahip olmaması.

Daha da önemlisi Moskova, Ankara ile ilişkinin nihai biçimde sonlanmasına sebep olacak kapsamlı bir savaş istemiyor. Aksine Moskova, Ankara’ya radikal diye adlandırdığı grupları tecrit edebileceği ek zaman vermekten yana. Moskova’nın bu eğilimine, güvenli bölge anlaşmasında ilerleme kaydedilmesiyle başlayan Ankara-Washington yakınlaşmasını baltalamaya önem vermesi eşlik ediyor. Üstelik Moskova da biliyor ki Suriye’de bir siyasi çözüm projesi, Ankara’nın desteğini almadığı müddetçe başarısız kalacaktır.

İkinci ihtimal ise şu anki operasyonların, aşamalı geri alma stratejisi üzerine kurulu uzun savaşlar dizisinin bir halkası olabileceği. Mevcut strateji buna işaret ediyor. Bugünkü amacı ise bir taraftan Türkiye ve ona yakın gruplar üzerinde baskı kurarak Suriye’nin geleceğinin paylaşılmasıyla ilgili müzakerelerde elini zayıflatmak, diğer taraftan da radikal grupları kuzeye iterek Hmeymim üssü ile Halep-Şam otoyolunu güvence altına almak için İdlib çevresinde daha fazla kontrol sağlamak.

Bu çerçevedeki bir başka amaç da Suriye sahnesini değiştirmek olabilir. Zira Suriye rejimi de müttefikleri de “zaferlerinin”, yeniden imar konusunda bel bağladıkları Arapların ve Batı’nın tutumunu yumuşatmadığını anlamış durumda. Bu süreç pratikte, Rusya ve Türkiye’nin himayesindeki çatışmasızlık sürecinin yeni dayanaklarla devam etmesi anlamına geliyor.

Böyle bir durumda da elbette ki bir bedel olacaktır. Rejimin ve müttefiklerinin İdlib kırsalında yeni alanları kontrolü altına almasına karşılık Ankara’nın istediği güvenli bölgenin kurulmasına dayalı bir süreç veya bir takas olabilir. Üstelik bu takasla Türkiye hem sınırlarından YPG tehdidini uzaklaştırmış olur hem de Suriyeli mültecileri geri dönüşe teşvik edebileceği güçlü bir gerekçe elde eder.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!