Libya kaynayan bir kazan. Almanya önderliğinde geçtiğimiz hafta sonu düzenlenen Berlin Konferansı’ndan umutlu olmak, ilerleme beklemek pek mümkün değil.

Çünkü konferans, diplomasideki diliyle “yapıcı muğlaklık (constructive ambiguity)” içinde sona erdi. Zaten masada alınan kararların sahadaki uygulamasının pek mümkün olmadığını zamanla göreceğiz.

Berlin Konferansı’nın altı sayfalık sonuç bildirgesine bakarsak çok söz var ancak fikir birliği sağlanan yegane husus Libya petrolünü korumak oldu. Katılımcılar, çatışmalı tarafları bir araya getirmeyi başaramazken “petrol gelirlerinin adil, şeffaf biçimde dağıtılması” hususunda uzlaştı ve bütün taraflara “petrol tesislerine saldırmaktan imtina etme” çağrısı yaptı.

Petrol ihtiyacının yüzde 40’ını Libya’dan karşılayan Fransa, Almanya ve İtalya için bu konu öncelikli bir durumdu.

Enerji konusunda Rusya’ya göbekten bağlı Avrupa’nın, başka tedarik kaynakları üzerinden kendini garantiye alma çabası anlaşılabilir bir husus olsa da Libya’ya barış getirme konusundaki üstü örtülü riyakarlığı görmezden gelemeyiz sanırım.

Berlin’de zirve çalışmalarının başlamasıyla Halife Hafter güçleri ülkedeki başlıca petrol sahalarını kapatma yoluna girdi. Bu da üretimi önümüzdeki günlerde günlük 1.2 milyon varilden 72 bin varile düşürdü bile.

Bu arz kesintisi zirvenin ağırlık merkeziydi. Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanı Feyiz el Sarrac’a göre bu durum, askeri olarak başarısız kalan Hafter’in kullandığı bir baskı aracı oldu.

Zira zirvede Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron için bu bir koz haline dönüşmüştü. Konferansın katılımcıları krizin çözümü için birkaç paralel süreç üzerinde anlaştı;

Buna göre taraflar, çatışan iki tarafın askeri yetkililerinden oluşan ve ateşkesi güçlendirmek adına daimi ve etkin ateşkes denetleme mekanizması üzerinde çalışacak bir askeri komite kurulmasında karar kıldı. Komitenin üyeleri birkaç gün içinde belirlenecek.

Ancak bin üç yüz elli kilometre uzunluğundaki bir cephe hattında bu sürecin denetlenmesi pek mümkün gözükmüyor. Kaldı ki 19 farklı askeri birlikten oluşan, diğer bir deyişle 19 parçaya bölünmüş Hafter’in içinde bulunduğu hangi dengelere göre bu komitelere isim seçeceği meçhul…

TÜRK-RUS İNİSİYATİFİ KİLİT

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, Libya’da siyasi sürece dönüş istişarelerinin de başlayacağını açıklamış hem bölgesel hem de uluslararası tarafları kavgayı körüklemekten vazgeçmeye ve silah gönderme yasağına uymaya çağırmıştı.

Ama Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin bugüne kadar yaptığı yığınak ile ilgili hiçbir uyarı yokken ve bu grupların açıktan Methali Selefilerine verdiği desteğin hem siyasi hem askeri alanda kesmesinin imkansızlığı dikkate alındı mı? Elbette hayır…

Hatırlarsanız Berlin Konferansı çalışmaları başlamadan önce bir de Türkiye-Rusya zirvesi gerçekleşmişti. Görüşmede iki ülkenin liderleri “ortak çabalarının” cephede nispeten sükunet sağladığı hususunda mutabık kalırken Cumhurbaşkanı Erdoğan, “girişimlerinin asıl meyvesini Berlin zirvesiyle toplayacaklarını” dile getirmiş ve Libyalı tarafların ateşkesi kabul etmelerinin ayrıca siyasi sürece dönmelerinin temin edilmesinin önemine vurgu yapmıştı.

Erdoğan bu sürecin kilit ülkesinin artık Türkiye olduğunu karşısındaki muhataplarına hissettiriyor. Uluslararası kamuoyunun kayıtsızlığına da balta vuran zaten bu his. Sahada askeri olan, sahayı koordine edebilen bir yapıyı inşa edebilen ve hali hazırda Trablus’un dibine kadar gelen Hafter’i üç kilometre gerileten bir savunma refleksi daha şimdiden oluşturmuşken Türkiye artık en önemli aktör konumunda.

El Serrac’ın sıcak bakması ve Almanya ile İtalya’nın da bölgeye Avrupa barış gücü göndermeye hazır olduklarını açıklamalarıyla Libya’ya ateşkesini denetleyecek bir uluslararası güç gönderme fikri de böylece şekillenmiş oldu. Ancak bu Güvenlik Konseyinin kararıyla mümkün.

BMGK’DA YILAN HİKAYESİNE DÖNÜŞEBİLİR...

Dolayısıyla bu işin Berlin’de çözümsüz kalması ve BMGK’ya sarkmasının bizim açımızdan bir dezavantaja dönüşme ihtimali var. Beş üye ülke Türkiyesiz bir Libya çözümü olamayacağını bilmeli. Diğer bir ifade ile Fransa’nın baskısı ile Türkiye pasif konuma getirilmemeli. Zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan da Berlin dönüşünde gazetecilere yaptığı açıklamada Fransa’nın BMGK üyeliğinin sağladığı avantajları kullanıyor olma ihtimali üzerinde durmuş.

Yine de, hep diyoruz ya, sahada durum başka. Fransa kendi oyununu kurduğunu düşünedursun, Türkiye Libya’daki 64 kabilenin 41’i ile doğrudan diyalog sağlamış durumda. Libya gibi bir kabile devleti yapısında bunun ne denli önemli olduğunu ABD’li, Alman ve en çok da İtalyan diplomatlar biliyor.

Türkiye hali hazırda, Libya’da; Kaddafi döneminden buyana ülkenin en vurucu, belirleyici ve siyasetteki en etkili kabileleri olan Vel Fele, El Cezbi, Zuveyye, Musrata, El Tuvvacir, Furcani, El Eburi, El Kazzafiye (Kaddafi’nin mensup olduğu kabile) El Süleman, El Megeraha, El Ubeydi, Tanhune ve El Magaribe kabileleri ile olağanüstü bir ilişki içerisinde.   

Avrupa ise, 2014 yılından beri Libya’da askeri varlık göstermekle ilgilenmiyordu bile. Ancak Türkler ile Rusların kriz hattına girmesi ve krizin taraflarını ateşkese ikna etmesi, onları Libya dosyasının en etkin aktörleri olarak öne çıkardı. AB’nin diplomatik kriz çözümündeki acziyetini yüzlerine vurdu.

Oysa Libya gerek enerji açısından gerekse yasa dışı göç, güvenlik ve terörle mücadele açısından Avrupa için stratejik öneme sahip. Nitekim AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borell de bu bağlamda Avrupalıları, aralarındaki ayrılıkları aşmaya ve çatışmayı sonlandırmak adına daha etkin katılım göstermeye çağırdı.

Darbeci general Hafter ise, Libya halkının akan kanını dindirmek ve barışı sağlamak için tahsis edilen konferanslardan kaçarak hala Libya halkının günahına girmeye ve kendi halkına saldırmaya devam ediyor.

Tarih, asker yönetimiyle kemalini tamamlayan hiçbir ülke olmadığını söylüyor. Yaşanan tecrübeler çok. Özgürlükten korkan Körfez monarşilerinin uşaklığını yapan Hafter, askerin de yardımıyla, yönetimde tek adam olmak istiyor. Libya’nın ve halkının çıkarı için kendisine iyi niyetle uzatılan eller yerine Libya hakkında hoş olmayan hırsları olan kirli ellere uzanmayı tercih ediyor.

YÜZYILLIK HESAPLAR MI ÖDENECEK?

Bu yıl, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması sonrasında kurulan yeni ülkelerden bazıları üzerine komuta sistemi, yani manda düzeni koyan San Remo Konferansı’nın yüzüncü yılı dolacak.

Osmanlı, I. Dünya Savaşı'nda yenilen büyük ülkelerden biriydi ve topraklarını kaybetmekten kaynaklı travma Türk halkının zihninde canlılığını koruyor. Hatta bu travma şimdilerde tüm bölgede bir daha canlanıyor.

Avrupa ülkeleri kendi aralarındaki kavgayı yani II. Dünya Savaşı’nın hesaplarını kurdukları Avrupa Birliği ile birlikle kapattılar. Ancak I. Dünya Savaşı’nın hesaplarının görülmemiş kısımları Irak’ta, Suriye’de ve Libya’da kendini hissettiriyor. İnsan Libya’da yaşananlara bakınca düşünmeden edemiyor… 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • leon-lof 28 gün önce Konu komisyona havale edilmiştir. Netice sıfır.
    CEVAPLA