Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Arap Baharı’nın coşkulu gücünü önceden haber veren barışçıl bir halk isyanıyla “Sedir Ağacı Devriminin” Suriye askerini geri püskürtmesinin üzerinden tam 15 yıl geçti. Lübnan sert bir darbe aldı. Kurumsal ve ekonomik krizin son dönemde baskın geldiği ülkede başkent Beyrut bir anda yerle bir oldu. Şimdi Beyrut’u uzun yıllardır İran yanlısı Hizbullah, Sünni güçler ve Suudi yanlıları arasında nüfuz alanlarına taksime yönelik ciddi riskler bekliyor.

Beyrut, bir zamanlar “Doğu’nun Paris’i” olarak anılan bir başkent, çok dinli bir toplum. Güçlü ticaret gelenekleri, önemli turizm potansiyeli onlarca yıldır süregelen ihtilaflara rağmen efsanevi bir yaşam enerjisi ile Lübnan tüm Arap dünyası için model ülke konumundaydı. Lübnan popüler kültürü Arap dünyasını şekillendiriyordu demek yanlış olmaz.

Geçtiğimiz cumartesi günü Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile birlikte patlamadan sonra yaralarını sarmaya çalışan Lübnan’a gittik. Daha uçağımız inişe hazırlandığı andan itibaren şehrin aldığı hasarı yukarıdan görebiliyorduk.

Patlamanın olduğu bölgede ve şehrin farklı noktalarını gezdik, inceledik. Yıllarca keyifle ziyaret ettiğim Beyrut sokakları yeniden iç savaş yıllarındaki görüntüsüne bürünmüştü.

Aslında bu patlama, Lübnan’da şu anda yanlış giden her şeyin bir özeti sanki: Zayıf bir devlet, beceriksiz bir hükümet, yolsuzluğa batmış yetkililer ve birçoğuna göre limanı kaçakçılık operasyonları için kullanan başka Lübnanlı grupların yanı sıra güçlü Hizbullah hareketinin idaresindeki bir paralel devletin varlığı…


Lübnan’da insanların yüzüne baktığınızda iç savaşın ardından bir türlü huzuru bulamayan ve bugün korku ve gelecek endişesini yüzünde taşıyan gençleri ve kadınları görüyorsunuz. Ortadoğu’nun en neşeli ve entelektüel insanlarının yetiştiği Lübnan’da bugün artık korku iklimi hakim.

Beyrut’u yerle bir eden apokaliptik patlamanın bir cephaneliğin içerisinde, felaketle kaplı bir trajedi olduğunu söyleyebiliriz.


Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile limanda incelemelerde bulunurken yüzlerindeki şaşkınlık hemen fark ediliyordu. Afet ve kriz konularda dünyadaki engin tecrübeye sahip isimlerden biri olan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay olay yerindeki tespitleri ve siyasi liderle yaptığı görüşmelerdeki önerileri de bölgesel denklem içinde, Lübnanlılar için aslında bir yol haritası niteliğindeydi.

Beyrut’taki meslektaşlarımla sohbetimizde sonuçlara dair yaptığımız değerlendirmede, bu patlama neredeyse yarım asırdır Lübnan’ı etkisi altına alan krizin tüm unsurlarını yeniden düğümlüyor ve bir hesaplaşmanın temellerini arttıracağı görüşü üzerinde herkes hemfikir.

Lübnan’ın dört eski başbakanı, felaketin nedenlerine ilişkin Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği’ne teslim edilecek uluslararası bir soruşturma komisyonu talep ediyor. Maruni Hristiyan Cumhurbaşkanı Mişel Avn da adalet istiyor ancak İran’ın yönetimindeki Hizbullah’ın Şii militanları ile yaptığı demir gibi sağlam anlaşma tarafsızlığına gölge düşürüyor. Siyasi sistem kilitlenmiş. Çözüm üretmek zor.

Patlamanın merkezini oluşturan liman bölgesi, Hizbullah’ın kontrolünde. Yapılacak soruşturmalarla iş birliği yapmaya da karar verilebilir ancak çıkarlarının bundan etkilenmemesini güvenceye almaya çalışacaktır. Bu durumda Hizbullah işi daha en başından itibaren çözümsüz bırakacaktır.

1975-1990 sivil savaşı ve uzun süren terör saldırıları serisi bu ülkeyi militarize dini gruplara ve siyasi hanedanlıklara teslim etti. Bugün bu yapı çok fazla değişmedi. Dün elinde silah tutan gruplar bugün siyasallaştı.

Uluslararası Para Fonu, ülkede halkı sokaklara döken ekonomik krize destek amaçlı olarak 10 milyar dolarlık bir yardım üzerinde müzakere yapıyordu ancak bu hafta yaşanan patlamanın gözler önüne serdiği dramatik ihmalkarlıklar karşısında bu da şüpheye düştü.

Dünyanın 18 farklı ülkesinde Lübnanlı iş adamları yaşadıkları ülkelerin ekonomisine yön verir pozisyondayken Lübnan bugün tekrar iç savaşa sürükleniyor.
En önemli limanından yoksun kalan Lübnan’ın işi daha da zorlaştı. Tüm dünya haklı olarak bu ülkeye daha önce benzerine rastlanmamış bu felaket nedeniyle yardım sunmasına rağmen, ülkenin geçici değil kalıcı desteğe ihtiyacı var. Zira Beyrut limanı Akdeniz’de dördüncü büyük ticaret hacmine sahip liman. Ülke gelirlerinin de en az yüzde 30’u bu liman ticaretinden sağlanıyor. Bu liman olmazsa zaten ekonomik çöküntüye sürüklenen Beyrut bir daha asla kendine gelemez ve 18 ayrı parçaya bölünür.

Lübnan; iflası, ekstremizmi, yolsuzluğu, koronavirüsü harman eden ve depreme benzer bir sarsıntının etkisi altındaki “kayıp şehir” görüntüsü veren son derece karmaşık bir yap-boz.

İşte bu yap-bozu içinden çıkılmaz hale getirmeden Türkiye çözmeye hazır olduğu mesajını verdi. Cumhurbaşkanı yardımcısı Oktay ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Beyrut Limanı yeniden işler hale gelene kadar Mersin ve İskenderun Limanlarını Lübnan’a açma teklifi Lübnan halkının istikrara kavuşmasını sağlayacak önemli bir destek...

Ancak Akdeniz’de aklı sıra “büyük oyun” kurmaya çalışan Fransa ile Lübnan’da da karşı karşıya geliyoruz. Yüz yıl önceki sömürgeci ruh halini üzerinden atamıyor Fransa, özellikle de Cumhurbaşkanı Macron. Öyle ki patlama sonrası Beyrut’a yaptığı ziyarette hala bu edayı korudu ve Lübnanlı mevkidaşı Avn ile yaptığı görüşmedeki küstah, alaycı tavrı Lübnanlılarda pek de hoş iz bırakmamış.

Geçtiğimiz yıl Türkiye ile Trablus’taki Libya hükümeti arasında imzalanan anlaşmaya karşı Yunanistan ile Mısır arasında deniz, enerji ve ekonomi alanlarında imzalanan anlaşmanın ilanıyla aynı zamana denk geldi. Muhtemelen tesadüf değildi.

Elbette bu durum Lübnan siyaseti içindeki kliklere yansıyor. Ziyaret sırasında Oktay ve Çavuşoğlu, Türklerin yaşadığı mahallede Türk bayrakları ile beklendikleri haberini alınca elbette soydaşları ziyaret etmek istediler. Lübnan iç işleri bakanlığı güvenlik gerekçesiyle ziyarete engel olmak istedi. Fransa cumhurbaşkanını karşılayan Hıristiyan Arapların coşkulu görüntüsüne benzer bir görüntü istemedikleri çok belliydi.

Ancak Oktay Türk bayrağının dalgalandığı her yere gideriz, dedi ve mahalleye ziyaret gerçekleşti.

Yirmi altı yıl süre ile Lübnan’a hükmeden bugün hala ülkedeki tüm kiliselere din görevlilerini gönderen Fransa’nın sömürgeci ruhu bölgede bir daha hortladı. Türkiye’nin pozitif algısı bu bölgede arttıkça Fransa ve medyası Türkiye’yi sömürgecilikle suçluyor. Ancak 400 yıl bölgeyi yöneten Osmanlı’nın kültür ve dillere duyduğu saygı bile, hükmettiği bölgeye Türkçeyi dayatmamasından belli. Fransa buna baksa dahi çok şey öğrenir.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00