Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Türkiye’de yine olaylar çok hızlı gelişiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmaz deneni yaptı ve beklenmedik bir hamle ile ekonomi yönetiminde revizyondan da öte, devrim yolunu seçti. Buradaki hızlı koltuk değişimiyle iş dünyasında, iç ve dış kamuoyunda oluşan görece rahatlamayı görmemek mümkün değil.

Buna müteakip Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dış politikaya yönelik de bir fabrika ayarı yapmayı planladığı gözlerden kaçmıyor. Geçtiğimiz hafta içerisinde AK Parti’nin il kongrelerinde söylediği "Amerika ile uzun ve yakın müttefiklik ilişkilerimizi, bölgesel ve küresel tüm meselelerin çözümünde aktif olarak kullanmak arzusundayız ve geleceğimizi Avrupa ile birlikte kurmak istiyoruz" cümleleri önemli sinyallerdi.

Zaten bu anlamda bir diplomasi trafiği de başlattı. İlk iş Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ı Brüksel’e gönderdi. Öte yandan kendisinin Suudi Arabistan Kralı Abdullah ile yaptığı telefon görüşmesi ve G20 Zirvesi’nde verdiği mesajlar yeni hamlelerin habercisi.

Bunlar belli ki sadece bir başlangıç. Ancak hemen ifade edeyim dış politikada içinde bulunduğumuz sıkışmışlık hali Cumhurbaşkanı’nı biraz zorlayacak. Bu anlamda sadece iktidarın değil, muhalefetin ve sivil toplum örgütlerinin vereceği destek büyük önem arz ediyor.

Zira dış politikada dikenli bir gül bahçesinde de olabiliriz, bir mayın tarlasında da… Riskler oldukça yüksek. Geri adım atmamız gereken noktalar da var, korumamız gereken mevzilerimiz de. Yine sağlam bir matematik yapmamız gerekecek.

ABD başkanlık seçimleri sonuçlandı. Demokratların Joe Biden deyim yerindeyse bir diplomasi ordusu ile geliyor. İki bine yakın dış politika danışmanı göreve başlayacak. Bu demek oluyor ki ABD sadece Ortadoğu’da değil Asya Pasifik’ten Latin Amerika’ya kadar bir düzlemde dış politikasını yeniden şekillendirecek.

Demokratlar için Çin’in ekonomik büyümesi ve Rusya’nın Ortadoğu ve Akdeniz’deki varlığı önlenmesi gereken birincil tehdit olarak sınıflandırılıyor. Biz her iki konunun da merkezinde yer alan bir ülkeyiz. ABD için kaçınılmaz bir partneriz.

Ancak son 7 yılda oldukça yıpranan Türkiye-ABD ilişkilerini onarmak o kadar kolay olmayacak. Zira Biden’ın geçtiğimiz yıl Erdoğan ve Türkiye’ye yönelik açıklamaları hala zihinlerde. Onlar ise Türkiye’nin tam bir Trump tarafgirliği içinde olduğunu düşünüyordu.

Fakat ABD’den görüştüğüm diplomatik kaynaklar seçim öncesinde söylenenler orada kalır, diyorlar. Erdoğan’ın pozitif mesajları karşılık bulmuş gözüküyor. Hatta görüştüğüm kaynaklardan biri bana “ABD Ortadoğu’daki dengeleri giderek Selefi/Vahabileşen ülkelere bırakmayacak kadar stratejik düşünen bir devlettir,” diyerek Türkiye’nin onlar için öneminin altını bir kez daha çizdi.

Hatta öyle ki Biden’ın bu devasa dış politika ordusu içinde Türkiye ile ilişkileri şekillendirmek üzere 18 kişilik bir ekip kuruluyor. Ancak bu ekibin içerisinde Türkiye karşıtlığı ile bilinen iki ismin bulunduğu belirtiliyor. İkisinin de Yahudi olması dikkat çekici. Bu durumda Ankara’nın Yahudi diasporası ile ilişkilerinin düzeyi bu iki isim üzerinde etkili olacaktır.

Öte yandan İsrail, S400, Doğu Akdeniz, Libya, Suriye, Irak, PKK/YPG/PYD gibi kriz konuları sıcaklığını koruyacak. Bu konu başlıklarında sivil toplumun ve muhalefetin desteği Ankara’nın geri adım atmamasını sağlayacaktır. Ancak artık S400’ler konusunda Türkiye’nin de net olması gerekecek.

ABD İLE İLİŞKİLER

ABD ile yeni dönemde İran’ın nükleer görüşmeleri konusunda Türkiye tekrar aracılık yapabilir. Ancak eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun düştüğü hataya düşmeden P5+1 değil, P5+2 formülü uygulanarak Türkiye’nin müzakerelere dahil olması sağlanmalıdır. Buna karşı çıkacak tek ülke Fransa olacaktır.

İran’ın Kudüs Ordusu Komutanı Kasım Süleymani’nin ABD tarafından Irak’ta öldürülmesi sonrasında Tahran ilk defa bölgede bu denli yalnızlaşmıştır. Ankara’nın bu yalnızlığı ivedilikle fırsata çevirmesi gerekir.

ABD ile yeni diplomasi sürecinin en kırılgan noktası PKK meselesi olarak görülüyor. Ancak gözden kaçırdığımız bir detay var. PKK Türkiye’den süpürüldü. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yürüttüğü başarılı operasyonalar ile örgütün Türkiye ile teması neredeyse kesildi. TSK’nın yürüttüğü operasyonlar ile Kandil darmadağın oldu.

Örgütün 18 üst düzey yöneticisi soluğu İran Kandil’inde aldı. Kamplar ise Sincar’a taşındı. Örgütün Suriye ile teması buradan sağlanıyor. Şu dönemde ise hem Irak Ordusu hem de Peşmerge buraya karşı operasyona hazırlanıyor.

İşte tam burada Türkiye’nin yapması gereken ABD ile uzlaşarak – Amerika gölge etmese bile yeter – Sincar’ı da tıpkı Kandil gibi dağıtmak olacaktır. PKK üzerinde ABD kadar Rusya ve İran’ın etkisi büyük olmakla beraber örgütün kontrolünün İran ya da Rusya’ya geçmesi Türkiye için şartların daha ağırlaşması, kontrolün daha çok kaybedilmesi anlamına geliyor. Eğer bu gerçekleşirse PKK’nın Süleymaniye’den Erbil’e kadar ilerlemesi söz konusu olabilir.

Ankara’nın Washington yönetimi ile, doğru matematik üzerinden, uzlaşarak PKK’yı bitirmesi mümkündür. Eğer bu gerçekleşir ve Sincar’da PKK’nın şah damarı kesilirse Suriye’deki PKK yapılanması ruhunu kaybedecektir. Türkiye sosyolojisi ile zaten bağlantısı neredeyse sıfırlanmış durumda.

RUSYA İLE İLİŞKİLER

Moskova ve Ankara ilişkilerini hem tarihsel hem de güncel anlamda bir ayağı kırık sandalyeye oturmaya benzetirim. Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da birkaç kez dile getirmişti: Türkiye ile ilişkilerimiz önemli ancak stratejik değil… Durumu özetliyor.

Birlikte çözüme yakın olduğumuzu ya da çözüldüğünü düşündüğümüz Libya, Suriye, Azerbaycan ve hatta Irak gibi tüm sorunlu alanlarda her an karşı karşıya gelebiliyoruz. Tıpkı İdlib’te geçtiğimiz şubat ayında 37 askerimizin şehit edilmesinde olduğu gibi.

Eğer Rusya Suriye’de yeni anayasa sürecinde bazı şartları PKK’nın lehine çevirirse buna da şaşırmamak gerekiyor. Mesela Türkiye’nin Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’yle (IKBY) yapmış olduğu petrol anlaşması var. Ancak henüz sondaj yapmadığımız bu kuyulara Rusya göz dikerse – ki niyetinin bu olduğu söyleniyor – ilişkiler nasıl etkilenir?

Rusya ile ilişkilerde S400, Libya ve İdlib meselesi belirleyici olacak. Türkiye ise üstünlüğü Rusya’ya kaptırmamak için ABD ile bazı konuları tekrar değerlendirmeli.

Öte yandan Rusya’da iç siyaset de önümüzdeki yıl yeniden şekillenecek. Ankara’nın ivedilikle Mayıs 2021 sonrası Putinsiz bir Rusya’ya yönelik de senaryo çalışması gerekiyor.

DOĞU AKDENİZ DENKLEMİ

Mısır ve İsrail ile de ilişkilerin normalleşmesi gerektiğinin herkes farkında. Ancak bunu seslendirmek yerine herkes susmayı tercih etse de vakit geldi. Yunanistan’ın uluslararası birçok enerji şirketi üzerinden Doğu Akdeniz’i baskılamasını engellemenin bir yolu da buradan geçiyor.

Mısır ve İsrail’in Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ın ileri sürdüğü maliyeti yüksek projeleri hayata geçirmektense Türkiye’yi tercih etmeleri gerekir. Özellikle İsrail, Şii İran tehdidine karşı her ne kadar Sünni Arap devletlerini desteklemiş olsa da Selefi ve Vahabi ekolünün kendisi için ontolojik bir risk olduğunu biliyor.

Öte yandan Hamas ve el-Fetih görüşmelerinde bir başka ülkedense Türkiye’nin varlığı İsrail için güven vericidir. Zira Türkiye’nin hakemliği Filistin meselesinde çözümü hızlandıracaktır.

Mısır’a dönecek olursak Müslüman Kardeşler konusunda Türkiye’nin tutumunun netleşmesi beklenecektir. Ayrıca İsrail’le normalleşmeden Mısır’la normalleşmek de pek mümkün olmayacaktır.

ABD yeni başkanı ile beraber yeni bir dönem başlıyor. Bu süreç nasıl işleyecek, kestirmek mümkün değil. Ancak bu ilişkinin Türkiye ayağını şekillendirmek biraz da bizim elimizde. Özellikle dış politikada kısa dönemli taktik hamleler kadar uzun vadeli stratejik adımları planlamayı başarabilmemiz gerekiyor.

Kimileri ‘eski Türkiye’ geliyor diyebilir. Oysa ki bizim yapmamız gereken eski Türkiye’nin hatalarını yapmadan geleneksel kodları yeni düzene uygun bir şekilde revize etmemiz.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00