Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Yıllarca her gün aynı dükkanların önünden geçerseniz, bir süre sonra sıradan birer dükkan olmaktan çıkarlar. Üzerinde yürüdüğünüz yolların dili olsa da konuşsa.

        Kim bilir kaç kere ağladınız, kaç kere güldüğünüz, kaç kere üzerinde tökezlenip düştünüz, kaç kere herkesten önce, kendinize kendiniz güldünüz.

        Şayet doğduğunuzdan beri aynı şehirde yaşıyorsanız, eviniz o şehrin içinde değildir bence, şehir olduğu gibi sizin evinizdir. Apartmanlar salon, dükkanlar oda, yollar da halı...

        Doğduğumdan beri İzmir’de hatta Alsancak’ta yaşıyorum. Öyle matah bir geçmişim yok ama caddelerin 25 yıllık mazisini net hatırlayabiliyorum.

        Kaldırımların bundan bir önceki hatta ondan önceki taşlarını, apartmanların eski boyalarını, tutan dükkanları ağzıyla kuş tutsa bile tutmayan dükkanları, hatta sokaktaki kedilerin ve köpeklerin bazılarını.

        Hele ki çocukluğumun geçtiği sokaktaki, en sinsi taşları; yağmur yağdığında en çok hangisinin su sıçratacağını, kırıkları, sağlamları bile biliyorum.

        Çiçekçiyi, çerezciyi, terlikçiyi tanıyorum, geçerken birine selam vermezsem acaba kırılırlar mı diye düşünüyorum. Çünkü farkına varmadan hepsiyle duygusal bağ kurmuşum, yuvarlanıp gidiyorum.

        Hayatımın bir parçası bellemişim, nasıl olsa hep oradalar diye farkına varamıyorum ama şayet bir gün, bütünün bir parçası ayrılacak olursa farkediyorum.

        Bunları neden söylüyorum, çünkü bahsettiğim bütünün bir parçası geçtiğimiz hafta itibarıyla ayrıldı. Kendimi bildim bileli, sokağımızın başındaki Efes Pastanesi, alıp başını gitti.

        Aileden biri gibiydi

        Büyüklerin yalancısıyım, Efes Pastanesi 76 yılından beri oradaymış, ben 86 ve sonrasına yetiştim. Nasıl ki dünyaya geldiğimde annem, anneannem, dedem, teyzem halihazırda buradaydı sanki o da oradaydı.

        Sokağımızı hiç onsuz görmedim. O köşe komple onundu. Biriyle buluşacak olsak, oranın adı Efes Pastanesi’nin köşesiydi. Aynı alanı belirtmek için kullanacağımız onlarca isim daha varken biz onu tercih ederdik. Çünkü dedim ya aileden bellemiştik.

        Unutanlar için hatırlatmak isterim, dekorasyonu hep böyle değildi. Eskiden dükkanın sağ köşesinde dondurma dolapları dururdu. Başında da dondurma ustası.

        Hatta ben küçükken orada, adının sonradan İdris olduğunu öğrendiğim ancak dilimin, yaşım dolayısıyla “İblis” olarak döndüğü bir dondurma ustası vardı. Beni uzaktan gördü mü, “sadece sade” olan dondurmamı hazırlardı.

        Dahası benim “ebeveynsiz katedilen en uzak mesafe” rekorumda da kendisinin payı vardı. Anneannem beni ilk kez oraya, tek başıma dondurma almaya göndermişti. Arkamdan yarı beline kadar pencereden eğilip bakmıştı, başıma bir hal gelse terliği kaç derecelik açıyla fırlatacağını da muhtemelen hesaplamıştı. Ama o bağımsızlık hissi yok mu, dondurmadan da tatlıydı!

        Siz de hoşçakalın!

        Alt tarafı bir dükkan işte, biri kapanacak diğeri açılacak diye düşünüyor olabilirsiniz. Fakat veda kavramından hiç haz etmemem bir yana, kapının üzerindeki “hoşçakalın” pankartını gördüğümde, kendi çocukluğuma el sallıyormuşum gibi bir hisse kapıldım.

        Eminim yalnız değilim.

        Pankart demişken, Alsancak’ta her ay onlarca dükkan açılıp kapanırken, Efes Pastanesi’nin ruhu olduğuna dair bir kanıt daha. Önüne koskoca bir pankart açıp, sanıyorum kapandığını görüp üzülenleri ağlatmak için, bunca yıl için teşekkürlerini müthiş duygusal ve ince bir şekilde belirtmişler.

        Önünden her geçen durup okuyor, bakıp kalıyor belki de zamanında yedikleri dondurmaları anımsıyorlar. Dedim ya şehirler evimiz, dükkanlar odamız, pastaneler de ailemizdir. Her aile üyesi gibi onlara da vefalı davranmamız gerekir!

        Diğer Yazılar