Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        En yakın arkadaşım, üniversite ikinci sınıftayken -hem de gül gibi yaşayıp giderken- birden okulu bırakıp, İsviçre’ye taşınmaya, orada sil baştan, başka bir bölümde okumaya karar verdi. Ailesinin yanında oturan, ekmek elden su gölden yaşayan, böyle bir karar alması için ancak “rahat batması” gereken birisi için, oldukça radikal bir eylemdi. Fakat kararından dönmedi ve gitti. Üç sene orada yaşadı; hem çalıştı hem okudu, azmetti mezun oldu. Sonra iş için Dubai’ye taşındı, yaklaşık 1 sene de orada kaldı. Derken Amerika macerası başladı, 1.5 yıl su gibi geçti. Birkaç hafta önce döndü.

        ÖZGÜRLÜKTE SON NOKTA

        Şimdi de Çin’e gitmeye hazırlanıyor. İşi gereği farklı yerlerde bulunması gerekiyor. Ayrıca gezmeyi de seviyor. Aslında fikir olarak çok güzel. Özgürlük konusunda gelinebilecek son nokta. Hiçbir yere, hiçbir şeye bağlı değilsiniz, sürekli mekan ve çevre değiştiriyorsunuz. Bir yerden ya da birşeylerden sıkılacak vaktiniz dahi olmuyor. Hayatınız monotonlaşamadan pasaportunuzu, biletinizi ve başınızı alıp gidiyorsunuz. Bir süre sonra kendinizi kaçınılmaz olarak vatansız ve kısmen bedevi hissedeceğiniz ihtimalini gözardı ederseniz, gayet iyi bir yaşam biçimi diyebiliriz. Diyebiliriz demesine, ama bunu kaç kişi yapabilir. Kim evini, barkını, sokağını, koltuğunu ve ailesini bırakıp gidebilir. Kim alışkanlıklarından bu kadar kolay vazgeçebilir ve adeta yeni alışkanlıklar edinmekten çekinirmiş gibi hızla mekan değiştirebilir. Kendi adıma konuşayım, ben yapamam, nitekim yapamadım.

        Gidemedim, kaldım

        Üniversite sınavından sonra tercih formu gelene kadar, Türkiye’nin her yerine gidebileceğimi sandım; attım, tuttum, kendimi her şehirde hayal ettim. Fakat iş ciddiye bindiğinde, ne aklım, ne gönlüm ne de elim İzmir’den başkasına gitmedi. Nitekim ben de gitmedim, kaldım.

        Mutlu bir biçimde kaldım, aklım da başka yerde kalmadı hani. Beni burada tutan, öncelikle ailemdi. Sonra da şehrin ta kendisi.

        Doğduğumdan beri oturduğum sokak, her gün evden çıktığımda aldığım koku, yerdeki; hangisinin ne zamandan beri kırık olduğunu hatırladığım parke taşları, yıllardır her sabah altıda havlamaya başlayan sokak köpekleri ya da artık sadece sokağın değil, hepimizin köpekleri, gitmeme izin vermedi. Köşede çiçek satan teyze, beni her gördüğünde kurduğu aynı cümleler, yanımızdaki apartmanın altındaki iki katlı dükkan ve sık sık değişen kiracıları, her değişim öncesi bizde uyandırdığı gereksiz merak sanki beni engelledi. Hatta sokağın evsiz fakat buna rağmen evli gibi, kışın nerede yatacağı, yazın nerede kalkacağı belli, dışarıdan bakıldığında zararlı görünen ama aksine hayattaki yegane zararı kendine olan daimi sakinleri önüme geçip adeta dur dedi.

        Şehrin sundukları valize girer mi?

        Uzun zamandır, aynı sokakta oturuyorsanız, evinizden çıkıp bir yere gitmeniz epey merasimli oluyor. Onlarca selam vermeniz, hal hatır sormayı eksik etmemeniz gerekiyor, çünkü içi parlayan, iyimser gözler bunu istediğini ima ediyor. İşte o zaman, evinizin 200 metrekarelik çevresinde bir aile daha kurduğunuzu fark ediyorsunuz. Nasıl ki sabahları uyanınca annenize günaydın demeden evden çıkmanız mümkün olmuyorsa, sokağınızdaki kediler, komşular, çöpçüler ve çiçekçiler de sizden aynı muhabbeti bekliyor. İşte çoğumuzun alıp başını gidememesi bu sebepten kaynaklanıyor. Şehirle ve orayı “bizim” yapan her bir detayla bütünleşiyoruz. İnsan valizini hazırlarken, kıyafetlerini, ayakkabılarını ve en sevdiği ayısını alabiliyor belki ama yaşadığı yerin ona sunduğu alışkanlıkları alıp götüremiyor. O alışkanlıklar farkında olmadan, insana kendini o kadar “insan gibi”, o kadar iyi hissettiriyor ki, uzaklar ne vaat ederse etsin, insan vazgeçemiyor. İki kere denedim ama gidemedim, açıkçası bir üçüncüye yeltenmeyi aklımdan bile geçirmedim. İzmir’e, bana sunduklarına ve tanıdık her selama minnet duyuyorum. Gidebilenleri çok takdir ediyorum, fakat onlardan biri olamayacağımı biliyorum.

        Diğer Yazılar