Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Geçtiğimiz yıl, kitapçıların en çok satan yabancı yazarlar sıralamasında E.L. James’in ismi bir nevi demirbaş haline gelmişti. Orijinal ismiyle Fifty Shades of Grey ile başlayan üçlemesi, okundukça okundu, tavsiye edildikçe edildi. Yerindi, övüldü, yarım bırakıldı, tekrar tekrar okundu öyle ya da böyle dilden dile dolaştı. Sadece Türkiye değil tüm dünya kitaba haddiden fazla ilgi gösterdi ki, en nihayetinde vizyona taşınma kararı alındı. Hatta siz bu satırları okurken, bildiğim kadarıyla Vancouver’da yapılan çekimler son sürat devam ediyor olacak.

        Açıkçası şahsi ve öncelikli içerik tercihlerime pek uymadığı için üçlemeyi okumadım. Fakat konuyu biliyorum. Alışılagelmişin dışında olduğu için gösterilen ilgiyi de anlayabiliyorum. Kitabın okurları, dört gözle, sürekli olarak ertelenen vizyon tarihini bekliyor. Tıpkı her, okuduğu hikayenin, görsellenmiş, karakter kazanmış, renklenmiş, kısacası beyaz perdeye aktarılmış versiyonunu merak eden okuyucu gibi... Aslında Grinin Elli Tonu sadece güncel bir örnek. En çok satan kitapların çoğu gün geliyor ve vizyona giriyor. Asıl soru şu; kitap mı yoksa sinema mı daha başarılı oluyor? Okuyucular hayal kırıklığına mı uğruyor yoksa hikaye, sinema salonunda daha mı çok benimseniyor?

        Hayal gücümüz filmi çoktan çekti

        Grinin Elli Tonu’nun vizyon tarihi sürekli olarak ileriye atılıyor. Sebeplerden birisi, hafif (!) mühtehcen sahnelerde oynayacak oyuncuların bir türlü bulunamaması, diğeri ise, kitabın verdiği tadın, sinema tarafından korunma hatta üst seviyeye taşınma kaygısı. Çünkü sadece sözcüklerden ibaret bir hikayede yani kitapta, genel yönetmen, görüntü ve ses yönetmeni, ışıkçı, hatta kostüm ve sanat yönetmeninin hepsi ayrı ayrı bizzat sizsiniz. Dahası oyuncular da tarafınızca tayin ediliyor, mekanlar seçiliyor, hayal gücünüzün yardımıyla platolar, stüdyolar, sahneler kuruluyor. Renkler ekleniyor ve çıkarılıyor. Kimi zaman fonda müzik bile hayal ediliyor. Kısacası enikonu film meydana getiriyorsunuz. Bu şartlar altında sinemaya gittiğinizde “bakalım onlar nasıl çekmiş” anlayışıyla salona giriyor ve gayri ihtiyari karşılaştırma yapıyorsunuz.

        Hal böyle olunca hayal gücü kuvvetli seyirciyi tatmin etmek gitgide zorlaşıyor. Şimdiye kadar okuduğum pek çok roman bir süre sonra vizyona girdi. Çoğuna, kendi zihnimde çektiğim filmim beni çok mutlu ettiği için, sırf bozulmasın diye gitmedim. Bazılarına da adeta yönetmenlikleri karşılaştırmak, acaba kimin oyuncusu daha başarılı diye mukayese yapmak için gittim. Gördüğünüz gibi huyları kurusun, okuyucu seyirciden daha kibirli oluyor. Söz konusu “aynı adlı romandan aktarılan bir film” ise, seyirci okuyucuya göre hazıra konuyor. Biri aylarca kafasının içerisinde bu hikayeyle boğuştuğu için, üzerinde manevi hak iddia ederken, diğeri en fazla patlamış mısırını yemek için emek veriyor. Grinin Elli Tonu’nun yapımcıları Amerika için vizyon tarihini 14 Şubat 2015 olarak uygun görmüşler. Yaklaşık bir yıl boyunca dünyanın en çok satan romanının gişe başarısını inanılmaz merak ediyorum. Aslında en merak ettiğim detay, kesilen bilet sayısından ziyade, okuyucuların, kendi hayal güçlerini mi yoksa Sam Taylor- Johnson’ı mı daha başarılı bulacakları... Bu arada umarım herkesin sevgililer günü için daha iyi bir alternatifi vardır.

        Diğer Yazılar